Benim Dünyam

Eylül 18, 2008

BLOĞUMA HOŞGELDİNİZ(Welcome)

Kategori: TANIŞMA — tunalim @ 2:00 am




    
       EY EHLİ VİCDAN,DUYUN BU SESİ !…
Ülkemiz gerek içte gerek dışta sürekli kan kaybetmeye devam ederken, küresel güçler; medya desteği ve AB destekli sivil toplum örgütleri vasıtasıyla vatandaşı yanlış yönlendirerek iyimser hava estirip, adeta sahte cennet senaryolarıyla milletimizi aldatmaya devam etmektedirler. Huzursuzluk sadece ülkemizle de sınırlı olmayıp, batısından doğusuna bütün dünyaya yayılmış vaziyettedir.

Osmanlı’nın cihan hâkimiyetinin sona ermesinden bu yana, insanlık ailesinin yüzü bir türlü gülmedi. Hayatı kan, zulüm, işkence ve işgallerle geçti. Haçlı ruhunun küreselleşme adı altında maskesini değiştirdiğinden bu yana; zulüm ve açlık insanlığın arkadaşı olmuştu.
Genelde dünya insanlığı, özelde Türk Milleti, Haçlının yerli ve yabancı güçleri tarafından kuşatılmış, can damarları kurutulmuş, ayakta duracak mecali bile kalmamıştı.
Onu bu sefaletten kurtaracak bir sesi, bir soluğu hep bekledi durdu…
Halkımızın, “ne olacak halimiz?” dediği zamanda duydukları sesler hep; malum seslerdi:
“AB olmazsa olmaz”
“ABD dünyanın en hâkim gücüdür o istemeden hiçbir şey olmaz”
“IMF ile kamçı yemeden, bir ortak gibi çalışacağız”
“AB uyum yasalarının dışında bir şey düşünemeyiz”
“Kenar ülke konumuna düşmemek için AB ile bütünleşmek zorundayız” vs…

Eğitimden sağlığa, ekonomiden siyasete, hatta günlük yaşantımıza varıncaya kadar her şeyimiz; dışarıdan estirilen rüzgârlarla tarumar edildi. İnsanımız adeta sindirilmiş bir vaziyete dönüştürüldü.
Yaban ellerden gelen telkinlerle sanki hipnoz edilmiş insanımız, kendi benliğini kimliğini dahi tanımaz bir hale düşmüş; canından bezmiş bir haldeydi.
İnsanımız öyle bir hale düşürülmüştü ki küresel güçlerin dışında hiçbir çözüm olmadığına inandırılmıştı.

Hayatını insanlığın hizmetine adayan bilge insan Prof. Dr. Haydar Baş milletimizin bu durumuna duyarsız kalamazdı. Gecesini gündüzüne katarak şahsına münhasır bir model olan “Milli Ekonomi Modelini” hazırladı. “Durun, buralar çıkmaz sokak” diyerek gerçek çözümün adresinin “Milli Ekonomi Modeli” olduğunu gösterdi.
Evet, insanlığın beklediği ses, bu ses işte…
Dünya çapında bilim adamları, Prof. Dr. Haydar Baş beyin bu sesine kulak verip, onun bu tezini deklere etmektedirler.
Bilim adamları düzenlenen 4 Uluslararası Kongreyle; “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Mille Devlet” tezini dünyaya haykırdılar. Vatandaşımızın bu fırsatı değerlendirmekten başka yolu kalmamıştır. Sadece Türk milletinin değil, bütün insanlığın sosyal sıkıntılarına son vermek istiyorsanız;
           Ey ehli vicdan, duyun bu sesi..!
”Tarihini bilmeyen milletlerin,coğrafyasını başkaları çizer”

Tarih bir milletin hafızasıdır. Millet olma şuuruna ermiş toplumlar, kârını ve zararını hesap ederken güçlü bir tarih muhakemesi yaparak istikballerine bakarlar. Geçmişine bağlı ve geçmişinden ders alabilecek nisbette medenî milletlerin geleceği de o nispette parlak olmaktadır. Zira dünü olmayanın bugünü ve yarını da olmaz…
Müslüman-Türk milletinin tarih kökleri, bütün insanlığa yol gösterecek nitelikte eşsiz ve sağlamdır. Yeter ki, yüzümüzü engin tarihimize dönelim. Sırtımızı, sarsılmaz medeniyetimize dayayalım. Nice devletler kurmuş ecdadımızın hayatlarını ve kahramanlıklarını araştırdıkça, bizlere miras bırakılan emanetin değerini de belki bir nebze olsun daha iyi anlayacağız.

Çünkü ceddimiz, kendilerinden önceki nesilden aldıkları

mukaddes mirasa layık olduklarını sitayişle göstermişlerdir…

Nasıl mı?

Bakınız; Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden önce askerlerine yaptığı hitabetinde zaferlerin ne zorluklarla elde edildiğini belirterek, onlara şöyle seslenmiştir:

“Elimizde bulunan bu devlet, ecdadımızın nice cihat, savaş ve emekleri ile kazanılmış ve bize miras kalmıştır. Yaşlılarımız bu savaş ve cihatlara şahittir ve bizzat katılmışlardır. Gençlerimiz

de bunların hikayelerini babalarından dinlemişlerdir. Bu uğurda pek çok yiğit öldü. Fakat onların kahramanlıkları içimizde yaşamaktadır. Yürekleri yüce hislerle dolu ve korkusuzca, en korkunç tehlikelere göğüs gererek büyük işler gördüler.

Ey yaşlı fedakârlar ve yiğit gençler..! Bütün bu fetihlerin kolayca olmadığını ve emeksiz devlet edilmediğini bilirsiniz. Bu uğurda nice kanlar döküldü, yaralar açıldı. Bunca dul ve yetimlerin gözyaşları aktı. Nice engin dereler, coşkun ırmaklar , yalçın kayalar, sarp dağlar ve boğazlar aşıldı. Nice geceler uykusuz, gündüzler istirahatsiz ve tehlikeli geçti. İşte ecdadımız bu gibi olağanüstü zorluklara katlandı. Düşman karşısında bazen talih onlara gülmedi. Fakat hiçbir zaman gelecekten ümit kesmediler. Ve galip gelmeye çalıştılar. Daima mücadele yolunda kaldılar. Felaket zamanlarında kederlenmez ve zafer anlarında aşırı gururlanmazlardı. Bu sayede şanlı bir devlet kurdular. Dünyaya milli onur ve adalet örneğini verdiler. Bize de her yanı ile muhteşem bir devlet bıraktılar. Bize düşen görev, şöhretimizi yüceltmek ve atalarımıza hayırlı halef olduğumuzu meydana koyarak ruhlarını şad etmektir…

Süratle harekete geçip, düşmanın, devletimizin ortasında kışkırtma ve fesadına fırsat vermeyelim. Ve ecdadımıza layık olduğumuzu bütün dünyaya gösterelim. Bizi hiçbir kuvvet yolumuzdan döndüremeyecek ve hiçbir kuvvet, saldırılarımıza dayanamayacaktır. Ben ordunun başında, sizinle beraber ilk safta bulunacak, hizmetlerinizi övecek ve sizleri mükâfatlandıracağım”.

“Dünü olmayanın bugünü ve yarını da olmaz” dedik, evet; mutlu yarınlar ümid ediyorsak, ceddimizin bize bıraktığı medeniyete sadık kalarak bugünümüzü değerlendirmeli; gücünü köklerinden alan yüce bir devletin yılmaz takipçisi olmalıyız.Saygılarımla…TUNALIM…

http://www.mehmettunabas.tr.com.tr/

                                                       ”TÜRKLER TARİH YAPAR,TARİH YAZMAZ”

   
                               The TURKS is lord of the world ….
  YURTTAN ve DÜNYADAN HABERLER(Politik haberler)http://www.yenimesaj.com.tr/ekle.?kategori=politika&sure=3” YAZARLAR:”http://www.yenimesaj.com.tr/ekle.?kategori=yazarlar&sure=3

 

Web dizinim:http://technorati.com/faves/seherlerim

    .

http://economymodeli.bigforumpro.com/(FORUM)
 

  KÜRESEL ISINMAYI LİVE CAMDAN İZLEYİNİZ.
http://www.globalwarmingcam.com/index.html
The worst and the most feared is happening. The North Pole is melting with an alarming rate. It is worst than first predicted.
See this with livecam here

 

BTP NİN TARİHİ MİSYONU

Kategori: SİYASET — tunalim @ 1:58 am
Gerek Türkiye gerekse de dünya ekonomisi en sıkıntılı dönemini yaşamaktadır. Para sihirbazı diye nam salan, küresel para oyunlarına yön veren,
Ünlü dolar milyarderi George Soros, ABD’nin en büyük konut finansman şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac ile ilgili yaşanan kriz hakkında; “Bu vaka sonuncu değil. Yıl boyunca süren küresel mali piyasalardaki sıkıntı, hayatımdaki en ciddi mali krizi gösterdi”

”Sanırım dolar savunmasız, çünkü ekonomi durgunluğa gidiyor ve yetkililerin faaliyetleri borçların birikmesine yol açıyor.”dedi. Kredi krizinin sadece mali piyasalarda değil, ABD ekonomisinde artan bir etkisi olduğuna işaret eden Sorus, ”Gerçek ekonominin etkilenmeyeceği bir krizin olabileceğini düşünmek boş bir rüya” dedi.

Demek ki iflas etmiş ekonominin, tıkanan piyasanın problemlerinin çözüm adresi olarak gösterilen AB ve ABD yanlı siyasette çökmüştür. Böylece batıdan umut bekleyenler için de suyun ucu görünmüştür. Şimdi milletimizin yapması gereken; yıllarını AB ve ABD kapılarında bekleyerek heba edenlerden hesap sormaktır. Yaşanan her kriz, yaşanan her problem milletimizin bağrından çıkan, derdi vatan ve millet olan Sayın Prof. Dr. Haydar Baş’ı haklı çıkarmaktadır. O, vatan sathını karış karış dolaşarak köy kent demeden, yaşlı genç, kadın erkek demeden bıkmadan usanmadan milletimizi gelecek tehlikelere karşı uyarmıştı. Özellikle de ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli ile dünyada yaşanacak ekonomik sıkıntıları yüksek öngörüsü sayesinde önceden sezmiş ve çarelerini sunmuştu.

Sayın Baş Milli Ekonomi Modelinde tüketim eksenli bir çözümden bahsetmiştir. Dünyada uygulanmakta olan önceki ekonomi modellerinin aksine iktisadın tarifinden tutun, paraya getirdiği farklı tariften, piyasada bulunması gereken para miktarını formülize eden emisyon hacmine varıncaya kadar farklı yorum ve çözümler sunmuştur. Çözüm önerilerini “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” adlı iki kitap ve dört uluslararası kongre ile dünyaya duyurmuş, dünyaca ünlü iktisat adamları, sosyal bilimciler Sayın Baş’ın tezi önünde hayranlıklarını dile getiren tebliğler sunmuş, şimdi kendi memleketlerinde gönüllü fikir elçiliği yapmaktadırlar. Şimdi Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli kitabından para hakkındaki tarihi tespitlerini aktaralım;

“Milli Ekonomi Modeli, insanın sınırlı ihtiyaçlarının sınırsız kaynaklardan karşılanması ilmi ve ülkelerin gerektiğinde her türlü mal ve hizmeti üretebilme gücüne sahip olması, iç ve dış harcamalarının borçlanmadan temin edebilmesinin adı ve formülüdür.
Çözümlerimize Milli Ekonomi Modeli’nde getirilen “Para tarifi” ile başlayalım.
Kapitalist anlayışa göre para, sadece mübadele ve tasarruf aracıdır. Bu anlayışta paranın “tahrik unsuru olması” ve “emek ve üretimin karşılığı olması” özelliği yok sayılmaktadır.
Para hakkında bilgi sahibi olmak için onun hangi fonksiyonları yerine getirdiğinin bilmek gerekir.
Milli Ekonomi Modeline göre paranın 4 temel özelliği vardır.
1- PARANIN TAHRİK UNSURU OLMASI :
Modelimizde para, emeği tahrik ederek mal ve hizmet üretimini sağlayan bir araçtır.
Yani para, diğer iktisat ekollerinin iddia ettiği gibi ekonomiler üzerinde “etkisiz eleman” değildir. Bilakis, işlemci olarak, üretim ve tüketimle ilgili niyetlerin açığa ve ortaya çıkmasına vesile olmaktadır. Bu özellik yalnızca Milli Ekonomi Modeli ile iktisat literatürüne girmiştir.

2- EMEĞİN VE ÜRETİMİN KARŞILIĞI OLMASI :
Günlük hayatta para olmadığında gıda, giyim, barınma, güvenlik gibi temel ihtiyaçlar karşılanamayacağı gibi; yeraltı ve yerüstü kaynaklarını çıkaracak emek de devreye konamaz.
Para, harekete geçirdiği emeğin ürettiği mal ve hizmetin karşılığıdır. Üretimi devreye koyacak paranın başlangıçta karşılığı olmayabilir. Ama üretimle beraber para, kendi karşılığını hatta daha fazlasını oluşturma kabiliyetindedir. Zati değeri olmayan paranın maliyeti, üretim faktörlerini devreye koyarak elde edilecek mal ve hizmetin değerinden çok daha az olacaktır.
Paranın bu vasfı da yalnızca Milli Ekonomi Modeli ile ortaya çıkmıştır.
Milli Ekonomi anlayışında piyasalarda dolaşan para maliyetsiz olduğu için, emeği tahrik edecek ve üretim faktörlerini devreye koyacak para da maliyetsizdir. Başlangıçta zati değeri olmayan para, emeği tahrik etmek ve devreye koymak suretiyle, mal ve hizmet üretimini sağlayarak kendine karşılık bulur.
Emeğin ve üretimin karşılığı olarak devreye girecek olan para, atıl duran insanların emeğini harekete geçirir. Nitekim mesela, yol yapımı için gerekli olan malzemeler dağlardan temin edilerek, yollar insanların hizmetine sunulabilir. Bu sayede hem insanların emeği değerlendirilecek, hem de yol yapılarak ekonomik bir değer oluşturulacaktır.

3- PARANIN DEĞİŞİM (MÜBADELE) ARACI OLMASI:
Piyasada bulunan her türlü mal ve hizmet, para ödenerek satın alınır. Bu, paranın mübadele özelliğidir. Değişimin tam olarak yapılabilmesi için piyasada yeterli miktarda paranın bulunması gerekmektedir.
Liberal ekonomilerde tedavüldeki bu para maliyetlidir. Maliyetli para üretimde kısıntıya neden olur. Talep daralması da görülür.
Liberal anlayışta temel yöntem olan paranın faizle piyasadan çekilmesi, mübadelenin sağlıklı yapılmasını engeller. Paraya olan ihtiyacın emisyonla piyasalara iadesi engellenerek piyasalara para satanların önü açılmış olur. Neticede toplum, tüketim kabiliyetini kaybeder ve en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz olur.
Artan dünya nüfusunun tüketim yapamaması, üretim miktarının yetersizliğinden değil, insanların o tüketimi yapacak paradan mahrum olmalarından kaynaklanmaktadır.
Ekonomi Modeli’nde mübadele için piyasada olması gereken para maliyetsizdir. Bu sayede paranın piyasalarda dönmesi, serbestçe dolaşımı, reel ekonomiye katkısı sağlanmaktadır. Mübadelenin yaygın şekilde yapılmasını sağlayan Milli Ekonomi Modeli, üretilen mal ve hizmetin değerinde mübadele yapılabilmesi için arz ve talebin dengede olmasını şart koşar.
Milli Ekonomi Modeli’nde denge, belirli bir matematik ölçüsü içerisinde, arz ve talebin bazen ayrı ayrı, bazen de aynı anda emisyonla desteklenmesiyle sağlanır. Bu yaklaşım ileride ele alacağımız sürekli büyümenin de formülüdür.

4- PARANIN TASARRUF ÖZELLİĞİ :
Liberal ekonomilerde paranın tasarruf edilmesindeki amaç faizle para kazanmaktır.
Dolayısıyla Liberal anlayışın değer saklama aracı olarak paraya yüklediği fonksiyonlar:
a- Paranın üretimden çıkıp, reel ekonominin dışına kaymasına,
b- Paranın tekelleşmesine,
c- Dünyada üretilen mal ve hizmetin global güçlerin eline verilmesine,
d- Üretim maliyetlerinin artmasına,
e- Talebin daralmasına,
f- İşçi ücretlerinin ve verimliliğin düşmesine neden olur.
Milli Ekonomi Modeli’nde piyasadaki para maliyetsiz olduğu için değer saklama aracı olarak para,
a- Mal ve hizmet üretimi,
b- Günlük tüketim ihtiyacının karşılanması,
c- Düğün, seyahat, hastalık gibi ileriye dönük ihtiyacın karşılanması için tasarruf edilir.
Tasarruf aracı olarak paraya yüklenen fonksiyon
a- Paranın serbest dolaşımına,
b- Üretim ve talebin artmasına,
c- Gelir dağılımının düzelmesine neden olur.
Şimdiye kadar yanlış uygulanan para politikaları ile, kişilerin tüketim kabiliyeti engellendiği gibi kaynakların da yeterince kullanılması imkansız hale getirilmiştir.

Modelimizde, bugün hızla gelişen ekonomilerde nedeni anlaşılamayan DURAĞAN DÖNEMDEN ÇIKIŞ VE BÜYÜMEDE SÜREKLİLİĞİN SAĞLANMASI temin edilirken, bir yandan da halledilmesi imkânsız gibi görünen İŞSİZLİK problemine çare olunmaktadır.

Bunun yolu olarak Sosyal Devlet anlayışı içinde ele alınan; ülke kaynaklarının, emisyonla desteklenmiş faizsiz krediler ve devlet – millet ortaklığı ile kurulacak üretim tesisleri yoluyla harekete geçirilmesi, üretim ve tüketimin beraber desteklendiği bir üretim seferberliği başlatılmasıdır.

Milli Ekonomi Modeli, üretimde devlet desteğinin sağlanması ile maliyetlerin aşağı çekilmesi, vergisiz bir ekonomi, faizsiz bir ekonomi, keyfi fiyatlandırmaya devlet tarafından engel olunması yaklaşımları ile de ENFLASYON sıkıntısını halletmektedir.

Bu bağlamda Milli Ekonomi Modeli, Kapitalist sistemin günümüze kadar çözemediği ve artık krizleriyle kabul ettiği GELİR DAĞILIMINDA DENGE, SÜREKLİ BÜYÜMENİN YAKALANMASI, TAM İSTİHDAMIN SÜREKLİ SAĞLANMASI meselelerini de tarihe gömmektedir.

Tezimizde devletin önemli bir vazifesi de, millete ait olan yeraltı ve yerüstü kaynaklarının milletin kullanımına açılmasının sağlanmasıdır. Bu sayede millete ait olan kaynakların yine millet tarafından işletilmesi ve kullanılması sağlanırken, bir taraftan da kaynakların doğru olarak işletilmesi ile üretim seferberliğinin hayata geçirilmesine katkıda bulunulacaktır.

Mesela, ülkenin herhangi bir yerinde bulunan petrol madeni bu ülkenin tamamına aittir. Ve milletin tamamına fayda verecek şekilde devlet tarafından işletilmelidir. Bu model devlet-millet ortaklığıdır. Kurulacak şirketin bir kısmının hissesi vatandaşlara ait olmalı, diğer kısmının gelirini ise devletin kamu harcamaları için ayrılmalıdır.

Milletin bu işletmelere ortak olması da emisyonun genişletilmesi yoluyla verilecek faizsiz kredilerle temin edilecektir.
Bu mesele, Türkiye’miz açısından ele alındığında ayrı bir önemi haizdir. Zira yaklaşık olarak 3 katrilyon dolarlık bir maden rezervine sahip olan Türkiye’ de yeraltı kaynaklarımız çıkarılan kanunlar ile yabancı şirketlere adeta peşkeş çekilmektedir. Sonunda “hazine üzerinde oturan dilenci”ye dönüştürülen Türkiye’de, kaynaklarımızı devrettiğimiz yabancılardan faizle para alır hale geldik. Bu bizim paramızı yine bize satmaktan başka bir şey değildir.

Uğur Kepekçi–TUNALIM…

ZAMLARIN NEDENI YABANCIYA SATIŞ

Kategori: EKONOMİ — tunalim @ 1:57 am
 
BTP Genel Baskani Prof. Dr. Bas, elektrikten dogalgaza yagmur gibi gelen zamlarin rekor cari acik ve kilit onemdeki sirketlerin yabancilara satilmasindan kaynaklandigini soyledi.

Bagimsiz Turkiye Partisi (BTP) Genel Baskani Prof. Dr Haydar Bas, Bursa’da yaptigi konusmada, son donemde yaz kuraginda yagmur gibi yagan zamlari degerlendirdi. BTP Genel Baskani, vatandasin belini buken zamlarin rekor kiran cari acigi kapatma politikasina ve enerji sektoru basta olmak uzere dev kuruluslarin yabancilarin eline gecmis olmasina bagladi. Partisinin uygulayacagi enerji politikasini da anlatan Prof. Dr. Bas, “Iktidarimizin 18. ayindan itibaren elektrige vatandasa bedava verecegiz” dedi.
Zamlarin asil nedenleri
Su anda Turkiye’nin cari acigi tam 52 milyar dolar oldugunu hatirlatan Prof. Dr. Bas, “Daha once bunlar borc para alip Hazine’de gosteriyorlardi ve caka satiyorlardi. Simdi elde avucta bir sey kalmayinca, bir sey yapacak halleri de kalmadi. 52 milyar dolarlik cari acigin kapanmasi lazim. Bunun icin ne gerekiyor? Milletin sirtina vurmak. Iste o yumruk sana da, geliyor bana da geliyor. Bu zamlarin asil nedeni bu?” diye konustu.
BTP Genel Baskani, ‘halki canindan bezdirdi’ dedigi zamlarin ikinci nedeni olarak da yapilan dev ozellestirmeleri gostererek, sunlari soyledi: “Kamunun elinde Petkim, Tupras, POAS, Telekom, Erdemir, Sumerbank, deniz ve hava limanlari, Seka gibi kuruluslar vardi. Bunlari bedava fiyatina bu arkadaslar elimizden cikardi. Peki, elimizden cikardi da Turkiye’nin yabanciya olan borcunu verdiler mi? Yok hayir, bunu da veremediler.”
Enerji sektorunde ip yabancinin elinde
Turkiye’deki enerji sektorunun bu satislar nedeniyle yabancilarin eline gectigini soyleyen Prof. Dr. Haydar Bas, artik ip onlarin elinde diye konustu ve sunlari soyledi: “Yabanci diyor ki, ‘ben enayi degilim’.. Turk milletine hizmet edemem. Yuzde 21 zam yapacagim. Hukumet de kontrol edemiyor, o da istenen zammi yapiyor. Aradan gecti uc dort ay, yabanci yine ne dedi? Yuzde 20 zam yapacagim. Gene yuzde 20 zam yapiyor. Ne etti yilbasindan bu gune kadar? Yuzde 42. Neden yuzde 42? Cunku enerji kaynaklarimizin tamamini bu arkadaslar elimizden cikardi.”

Care BTP’de
BTP Genel Baskani Prof. Dr. Bas, bu sozlerin ardindan partisinin enerji politikasini anlatarak, “Once yabancilarin gudumunden kurtulacagiz” dedi.Prof. Dr. Bas, sunlari soyledi: “Bu adamlari da kovmayacagiz, yanlis anlamayin. Biz mert bir milletiz, oyle verip de onun elinden alma da yok. Almaya tesebbus edersek, ne diyecegiz ona? Kac para verdin? 1 verdin, al sana 3… 2 de degil 3 verip o sekilde alacaksak, alacagiz.”
Elektrik bedava
BTP Genel Baskani, “Tum hesaplari en ince ayrintisina kadar yaptik, gunumuzde 3–4 baraj kurulan nehirlerdeki baraj sayisini arttirip, komur rezervlerini de devreye sokarak iktidarimizin 18’inci ayindan itibaren elektrigi halka bedava verecegiz” diye konustu.
Haydar Bas, sunlari soyledi:

“Biz kismet olursa o yatak boyunca en az yuz yerde yuz ayri baraj kuracagiz. Enerji uretim merkezleri olusturacagiz. Ve Turkiye’nin her tarafina cok az kayipla beraber, onlarin kaybettiklerini millete hibe olarak vermek suretiyle nasip olursa bunun onune gececegiz. Bak islenmemis komur kaynaklari var. Santraller kurulacak. Biz bu kaynaklari kismet olursa cogaltip size iktidarimizin 18. ayindan itibaren bedavaya enerji verecegiz.”Prof. Dr. Bas, bu aciklamalarin ardindan “Biz planimiz, programimiz ve projleremizle haziriz” dedi ve vatandastan tum sorunlarin cozumu icin destek isteyerek, “O zaman bakin ulke alti ayda duzeliyor mu, duzelmiyor mu? Oyle iki sene, uc senede degil alti ayda bu ulkeyi biz duzeltiriz, sevgili arkadaslar. Kimsenin kuskusu olmasin.”

TUNALIM…

SUYA HASRET MİLLETİME OKYANUSU SUNDUM

Kategori: EKONOMİ — Etiketler: — tunalim @ 1:55 am

 

Kilis’te coşkuyla karşılanan BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, “Siz bir bardak suya muhtaçtınız ama ben sizin önünüze okyanusu koydum. Bu Allah’ın bir lütfudur” dedi.

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, güneydoğudaki iftar programlarına Kahramanmaraş ve Gaziantep’in ardından Kilis’le devam etti. Kilisliler Prof. Dr. Haydar Baş’ı şehrin dört bir yanına astıkları “hoş geldiniz” yazılı pankartlarla karşıladı. Vatandaşların büyük ilgi gösterdiği iftar yemeğinde, davetliler arasında Rusya Bilimler Akademisi öğretim üyesi Prof. Dr. Victor Minin de vardı. Kilis’teki iftar yemeğinin ardından vatandaşlara hitap eden BTP Genel Başkanı, Türkiye’nin gidişatıyla ilgili genel bir değerlendirme yaptı. Siyasetin tıkanma noktasına geldiğini ifade eden Prof. Dr. Baş, “Mevcut iktidarın ve muhalefetin Türk halkına bir şey vermesi mümkün değildir” dedi. BTP Genel Başkanı konuşmasını şöyle sürdürdü: “Gerek iktidar partisini gerekse muhalefetin, -bu Cumhuriyet Halk partisi de olabilir Milliyetçi Hareket Partisi de olabilir- size bir şey vermesi asla ve kat’a mümkün değildir. Neden diyeceksiniz. Çünkü iktidar ve bu saydığım partilerin tamamı, Türkiye’nin yıllık bütçesini hazırlarken -mali bütçeyi- kendilerinin iradesinde bir bütçe hazırlamıyorlar. Tarıma bir şey verebilmesi için bunu mutlaka bütçede göstermesi lazım. Ormancıya, işçiye ve memura bir şey verebilmesi için onu bütçede göstermesi lazım. Bu bütçede ne işçinin, ne memurun, ne emeklinin, ne çiftçinin, ne de çöpçünün yeri var.”

Çıkış yolumuz MEM’dir

“Siyasi ve ekonomik sıkıntılardan çıkış yolu Milli Ekonomi Modeli’dir” diyen BTP Genel Başkanı, Kilisli vatandaşların coşkuyla alkışladıkları konuşmasında önce bu modelde yer alan her Türk vatandaşına 500 YTL vatandaşlık maaşı ve yeni tarım modeli gibi projeleri anlattı. Ardından da bunu nasıl hayata geçireceğinin üzerinde durdu. Prof. Dr. Haydar Baş şunları söyledi: “Anadolumun güzel insanına her birini huzura rahata kavuşturacak imkânları hazırladım ve geçimlerini garanti altına aldım. Artı, projeleri hayata geçirebilmek için gerekli olan kaynakları gösterdim.”

Bor, Türkiye’ye kıyamete kadar yeter

Prof. Dr. Haydar Baş, yapmayı taahhüt ettiği projelerine kaynak olarak, tüketici kesimini güçlendiren özel vergi sistemini, devletin üretim ve emeğin karşılığı olarak para basması anlamına gelen senyoraj gelirini devreye koyması ve 3 katrilyon dolarlık yer altı madenlerinin devlet-millet ortaklığıyla işletilmesini gösterdi. BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, iki çarpıcı örnekle, bu kaynakların nasıl yabancılara yok pahasına satıldığını ifade etti. BTP Genel Başkanı şöyle konuştu: “Biz Çayeli bakır işletmesinin sahip olduğu madeni çıkarıp işlediğimiz zaman en az 500 milyar dolar kıymete sahip oluyor. Sevgili arkadaşlar, biz bu kadar serveti kaç paraya ihale ettik biliyor musunuz? Sadece 49 milyon dolara. 500 milyar nerede, 49 milyon dolar nerede… Tam on binde biri fiyatına bu serveti feda ettik. Ve bor. Dünya bor medeni rezervlerinin yüzde 70’i Türkiye’de. Bor madeninin yüzde 30’u dünyanın bütün ülkelerinde, yüzde 70’i Türkiye’de. Bor ile Türkiye kıyamet sabahına kadar bakılır.”

Biz bu işi yapacağız

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, konuşmasında Kilislilerden bir döneme mahsus destek istedi. “Zaten biz geliyoruz, hiç merak etmeyin” diyen Prof. Dr. Baş şunları söyledi: “Evet, siz bir bardak suya muhtaçtınız ama ben sizin önünüze okyanusu koydum. Bu Allah’ın bir lütfudur. Şimdi hep beraber gelin karar verelim. Gerek belediye seçiminde gerekse genel seçimde Bağımsız Türkiye Partisi’ne destek verelim. Bu güne kadar A ya da B partisi adında partilerimiz olabilir. Allahın selameti onların başına olsun. Bakın, zaten biz geliyoruz yanlış anlamayın. Hep beraber var mısınız buna? Bu işi biz yapacağız Kilislim hiç merak etme.”

TUNALIM….

 

TÜRK MİLLETİ SERVET ÜZERİNDE YAŞIYOR..

Kategori: EKONOMİ — Etiketler: — tunalim @ 1:51 am
Türkiye maden rezervi açısından dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alırken, adeta büyük bir servetin üzerinde yaşıyoruz.

MTA verilerinden derlenen bilgilere göre, Türkiye‘nin karmaşık jeolojik yapısı çok çeşitli madenlerin ülkede bulunmasına olanak sağlıyor. Türkiye yer altı kaynakları yönünden dünya madenciliğinde adı geçen 132 ülke arasında toplam üretim değeri itibariyle 28′inci, maden çeşitliliği itibariyle 10′uncu sırada yer alıyor. Türkiye başta endüstriyel ham maddeler olmak üzere, metalik madenler, enerji ham maddeleri ve jeotermal kaynaklar açısından zengin bir konumda bulunuyor.

Türkiye‘de günümüzde dünyada ticareti yapılan 90 çeşit madenden 77’sinin varlığı Türkiye‘de saptanırken, halen 60 civarında farklı maden ve mineral üretimi yapılıyor.

Dünya metal maden rezervlerinin yüzde 0,4′ü, endüstriyel ham madde rezervlerinin yüzde 2,5′i, kömür rezervlerinin yüzde 1′i ve jeotermal potansiyelinin yüzde 0,8′i Türkiye‘de bulunuyor.

Zengin olunan madenler arasında ilk sırayı, 3,066 milyar ton ile dünya rezervlerinin yüzde 72′ini oluşturan, bor mineralleri alıyor.

ALTIN POTANSİYELİ

Türkiye‘nin teorik altın potansiyelinin 6 bin 500 ton olduğu tahmin ediliyor. Türkiye, bu potansiyelle dünyada ikinci potansiyel durumunda bulunuyor. Şu ana kadar yapılan çalışmalarla 600 ton altın varlığı görünür hale getirilirken, mevcut potansiyelin yüzde 10′u bulundu ve altın yataklarından şu ana kadar 50 ton civarında altın üretildi.

Takı, mücevher tasarımında dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alan Türkiye‘de yılda 300 ton altın ithal ediliyor. İthal edilen altının 100-150 tonu Türkiye‘de işlendikten sonra ihraç ediliyor, kalanı ise yurt içinde tüketiliyor.

JEOTERMALDE AVRUPA BİRİNCİSİYİZ

Teorik jeotermal enerji potansiyeli 31 bin 500 MWt (megavat termal) olan Türkiye, bu potansiyeli ile dünyada 7′inci, Avrupa da ise birinci konumda bulunuyor. Türkiye‘nin bugün jeotermal enerjiyi doğrudan kullanım kapasitesi bin 229 MWt. Doğrudan kullanım açısından ise Türkiye dünya sıralamasında 5′inci konumda.

KÖMÜR

Enerji ihtiyacının yerli kaynaklardan karşılanması politikası kapsamında da son 3 yılda yapılan kömür arama projeleri kapsamında (özellikle derin sondajlar yaparak) 20-25 yıldır değişmeyen 8,3 milyar ton kömür rezervi, 300 bin metre sondaj yapılarak ve 2,3 milyar ton yeni kömür rezervi bulunarak yüzde 28 oranında arttı. Toplam linyit rezervi de 10,6 milyar tona yükseltildi.

YILDA 5-6 MİLYAR DOLAR KATMA DEĞER

Türkiye‘de yılda 150 milyon ton seviyelerinde üretilen maden ürünleri, inşaat sektöründe ve sanayide ham madde olarak tüketilirken, yılda Türkiye‘ye 5-6 milyar dolar katma değer kazandırıyor.

Endüstriyel ham madde potansiyeli açısından Türkiye dünya rezervinin yüzde 2,5′ine sahip. Bazı endüstriyel ham madde mineralleri açısından ise çok daha fazla oranlarda rezerve sahip olan Türkiye‘de maden ihracatının en büyük kısmını (yüzde 70-80′ini) endüstriyel ham maddeler oluşturuyor. Özellikle de 1 milyar doları aşan ihracatla mermer, 400 milyon dolar ihracatla bor önemli yer tutuyor.

DERİN MADEN ARAMACILIĞININ ÖNEMİ

Türkiye‘nin zengin kaynaklara sahip olduğu madenler arasında bor, linyit, mermer, perlit, pomza, feldspat, bentonit, barit, manyezit, sodyumsülfat, kayatuzu, trona, jips, stronsiyum tuzları, zeolit, olivin, asbest, lületaşı, sepiyolit, profilit, dolomit, kalsit, fluorit, kuvars-kuvarsit, siliskumu, zımpara, diyatomit, kireçtaşı, yer alıyor.

Söz konusu madenler ile daha çok kömür rezervi bulmak için derin maden aramacılığı ve işletmeciliğine geçmek önem taşıyor.

2010 MADEN İHRACAT HEDEFİ 10 MİLYAR DOLAR

Türkiye‘nin 2004 yılında yaklaşık 1,3 milyar dolar olan maden ürünleri ihracatı, 2005 yılında 1,5 milyar dolara çıktı. 2006 yılında yaklaşık 2 milyar dolara ulaşan maden ihracatı, geçen sene 2 milyar 715 milyon dolara yükseldi. Bu yılın ilk 6 aylık döneminde ise bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 34 arttı.

Maden ihracatında doğal taşlar 1 milyar 250 milyon dolar ile ilk sırada yer alıyor. Doğal taşlar ürün grubunu 544,3 milyon dolar ile metalik madenler, 491 milyon dolar ile endüstriyel ham maddeler takip ediyor.

Maden ihracatında bor, krom, selestit, manyezit, barit, mermer, ponza, feldspat gibi madenlerin ilk sırada yer aldığını ifade eden yetkililer, Türkiye‘de yılda yaklaşık 60 milyon ton kadar üretilen kömürün ise büyük çoğunluğunun termik santrallerde olmak üzere yurt içinde tüketildiğini belirttiler.

Madencilikle yeniden yapılanma ve planlama dönemine geçildiğine dikkat çeken yetkililer, 2010 yılında da maden ihracatının 10 Milyar dolar olarak hedeflendiğini kaydettiler. Diğer önemli maden rezervleri şöyle:

-Çinko-kurşun: Türkiye‘nin metal içeriği olarak 860 bin ton kurşun, 2,3 milyon ton çinko rezervi bulunuyor.

-Demir: Ortalama yüzde 50-55 tenörlü işletilebilir demir rezervi toplamı 113 milyon ton dolayında bulunuyor.

-Krom cevheri:Türkiye‘nin krom rezervi 26 milyon ton civarında.ü

-Bor: Türkiye 3 milyar 66 milyon ton olan bor rezervleri ile dünya bor potansiyelinin yüzde 72’sini elinde bulunduruyor.

-Alüminyum: Alüminyum üretimine uygun boksit rezervi 87 milyon ton civarında bulunuyor.

-Bakır:Türkiye‘de toplam bakır rezervi, metal içeriği olarak 1,5 milyon ton bakır düzeyinde bulunuyor. Ekonomik olarak değerlendirilmeyen düşük tenörlü bakır kaynakları dahil edildiğinde toplam bakır kaynağı metal içeriği olarak 3,5 milyon tonu buluyor.

-Trona:Türkiye‘nin Beypazarı ve Kazan yataklarıyla beraber toplam trona rezervi 836 milyon ton düzeyinde.

-Alçıtaşı: Büyük alçıtaşı potansiyeline sahip olan Türkiye‘nin rezervleri tam olarak belirlenmedi. Yıllık alçı taşı üretimi 3 milyon ton civarında.

-Mermer ve doğal taşlar: Türkiye‘nin 80 bölgesinde 150′den fazla değişik renk, desen, ve kalitede mermer rezervleri bulunuyor. Türkiye‘nin mermer potansiyelinin 5,1 milyar metreküp civarında olduğu tahmin ediliyor.

-Seramik ve cam ham maddeleri: Sektörün ana ham maddesini kuvars, kuvarsit, kuvars kumu, feldspat, kil ve kaolen oluşturuyor. Türkiye‘de 89 milyon ton kaolen, 354 milyon ton seramik ve refrakter kil, 239 milyon ton feldspat, 1,3 milyar ton kuvars kumu, 2,3 milyar ton kuvars-kuvarsit potansiyeli bulunuyor.

-Çimento ve diğer yapı malzemeleri:İnşaat sektöründe büyük oranda hafif yapı elemanı ve beton agregası olarak da kullanılan ponza potansiyeli 1,5 milyar metreküp, perlit potansiyeli ise 5,7 milyar ton düzeyinde.

-Bentonit: Türkiye‘de Ankara Çankırı, Tokat, Edirne ve Ordu illerinde yoğunlaşan değişik alanlarda kullanılabilir 250 milyon ton bentonit rezervi bulunuyor.

-Manyezit: 41-48 manyezit içerikli 111 milyon ton manyezit rezervi bulunuyor.

(AA) Alıntı:Sabah gaz.TUNALIM…

BU DÜNYADA TÜRK OLMAK !…

Kategori: SİYASET — Etiketler: — tunalim @ 1:49 am

 002hartavebayrakcopy3fi1fe4ahÇözümsüzlük diye bir terim, Müslüman Türkün kitabında olmayan bir ifadedir. Sağlam bir inanç temeline dayanan yüce milletimiz, tarihin en karanlık dönemlerinde, en içinden çıkılmaz badirelerde bile zoru başarmıştır. Hedefe varmak için dağları yol etmiş, denizler aşmış, denizlerin bittiği yerde gemileri karadan yürütmüş, yüzlerce kilo ağırlığında top mermisini tek başına namluya sürmüş, birkaç saniye sonra öleceğini bile bile düşmanın üzerine atlayacak kadar ölüme susamış bir milletin evlatlarıyız. Ondandır ki bizim kitabımızda çözümsüzlük yoktur. Çarelerin bittiği sanıldığı bir anda ölürüz ama, yeniden doğarız. ”Biz Türk Milletiyiz.”   Osmanli’nin borcunu odemektir, hovarda babanin borcla yasayan evladi gibi.
Kosova’da ve Bosna’da, Bati Trakya’da ve Makedonya’da, bilmem kac asir gecmiste kalan meselelerin hesabini vermektir.

Turk olmak,
Kibris’ta, Hocali’de, Anadolu’da ve Balkanlar’da soykirima ugrayip, yapmadigin soykirimla suclanmaktir.

Turk olmak,
lisaninin Avrupa’da yasaklanmasidir ve yine Turk olmak kendini anlatamamaktir.
Avrupa’da hor gorulmek Turk olmaktir, atalarin bir suru asir once Viyana’yi kusattigi icin …
…ve hos gorulmemektir, sadece kusatip, Napolyon gibi butun Viyana’yi yakmadigi icin.

Turk olmak,
Selanik’te Pontus Aniti’nin, Viyana’da cignenen yeniceri minberinin ve Malta’da papazin uzerine bastigi Turk bayragi heykelinin onunden gecmektir.

Turk olmak zordur, cetindir ve eziyetlidir.
Uc kitadan donup, bir kucuk yarimada da misafir muamelesi gormektir.
Sayisiz imparatorluk kurmak Turk olmaktir, ayni zamanda sayisiz imparatorluk yikmak da Turk olmaktir.

Turk olmak,
Arabaya kosulan ilk atin vataninda, ilk yazili antlasmanin imzalandigi yurtta, yazinin bulundugu, paranin icat edildigi, her metrekaresinden bereket fiskiran bu yurtta… kalkinmak icin yabanci sermaye beklemektir.

Turk olmak;
Troya’dan bu yana, Sumer’den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, butun zamandan damitilarak gelen yuksek degerlerine ragmen, bir haftalik hafiza ile yasamaktir.

Dogu Roma’yi da Bati Roma’yi da yikip, yeni Roma olan AB’ye girmeye calismaktir Turk olmak.

Turk olmak,
Mostar’da koprudur,
Kerkuk’te kaledir,
Istanbul’da Kizkulesi’dir,
Anadolu’da bugdaydir,
Cukurova’da pamuktur,
Ege’de tutun,
Karadeniz’de findik,
Trakya’da aycicegidir.

Turk olmak,
Canakkale’de olmektir.
Canakkale’de olmeden once dusmana su vermektir, onun yaralisini sirtinda kendi hastanene tasimaktir.
Dusmanin ardindan rahmet okumak, kanlindan helallik almaktir.

Sabahlari odana rahmet dolsun diye, cami acmaktir. Kar yagdiginda kayak yapmayi degil, evsizleri dusunmektir.
Balkon kosesine kuslar icin, kisin ekmek kirintisi, yazin su koymaktir.
Yagmura rahmet, kara bereket diye bakmaktir.

Turk olmak,
harap bir ulkede, zengin ulkelerin mustemlekeligini reddedip…
tahtadan kilic ve ipten uzengi ile…
paylasacak ve sahiplenecek tek varligi fakirlik olmasina ragmen…
yedi duvele meydan okumaktir.

Turk olmak,
askere davul-zurna ile ugurlanmaktir…
belki de donmeyecegini bilerek.
Turk olmak,
annenin ardindan” bir oglum daha olsun, onu da gonderecegim” demesidir.
Babanin gozyaslarini tutarak, tabutuna son kez dokunurken “vatan sag olsun” demesidir.

Turk olmak,
“Turk cayinda radyasyon olmaz” yalanlari ile, “gusul abdesti alana aids bulasmaz” dolanlari ile yasamaktir.
Her hukumetin enkaz devraldigi, ama asla ardinda enkaz birakmadigi ulkede olmaktir.

Turk olmak,
ecdadin yasadigi kitliktan dolayi, cayin yaninda gelen sekerden fazla olani garsona geri vermektir. Ayni nedenle Turk olmak, yemegi ziyan etmekten korkmaktir.
Goz hakkina, dis kirasina saygidir, Turk olmak.
Evindeki bir kap asin yarisini tanri misafirine vermektir.
Kendi yerde, misafiri dosekte yatirmaktir Turk olmak.

Turk olmak,
milli macta aglamaktir.
Ayhan Isik’a, Belgin Doruk’a asik olmaktir.
Turk olmak,
askini olesiye sevmektir.
Aski icin olmektir, oldurmektir.
Sevdiceginin elini bir kez tutamadan topraga girmektir.
En guzel ask siirlerini yureginde hissetmektir.
Eskiyaya turku yakmaktir, Turk olmak.

Milletine sovmektir, ama baskasina sovdurmemektir, Turk olmak.

Turk olmak
Yunus’u bilmektir, Asik Veysel’i sevmektir.
Mevlana’yi, Haci Bektas-i Veli’yi ve Hoca Yesevi’yi…
-tek bir satirini okumasa da-
yureginde tasimaktir.

Turk olmak,
saz caldiginda, ney uflendiginde, kos dovuldugunde ve kaval caldiginda yureginin derinlerinde bir sizi sezmektir…bir de Yemen Turkusu’nde…

Hayatin sana verdiklerine “nasip”, vermediklerine “kismet” demektir.
Her isin “hayirlisina” inanmaktir ve “felege” kufretmektir
ve aglamamak icin…
cok gulmekten cekinmektir.

Turk olmak,
Asya’da batili, Avrupa’da dogulu diye tepki gormektir.
Irk sozunu bilmeden yasamak, yaradilani Yaradandan oturu sevmektir.

Magazin programlari ile dizilerin arasina sikissa da, silkinip uzerindeki olu topragini atabilmektir.
Turk olmak,
mahalle maci icin ayni saatte, on kisi bulusamazken, milyon kisinin bir araya gelmesidir. Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kisinin kavga etmeden gosteri yapabilmesidir.

Turk olmak
en zayif gununde bile dunyaya meydan okumak, en dertli gununde bile her ufunetin bir safakta bitecegini bilerek tevekkul gostermektir.
Zor istir Turk olmak.

Turk olmak,
Anadolu’da her dusen yagmur damlasina hamdetmek, her cikan basak icin sukretmektir.

Turk olmak,
medeniyetler besigi Anadolu’da dik durabilmektir. TUNALIM…

TÜRKİYE’DE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ

Kategori: MİSYONERLİK — Etiketler: — tunalim @ 1:46 am

    Misyonerlik konusunda Batı ülkelerinin gerçekten Türk toplumunu rahatsız edecek boyutta çalışmaları var mı? yoksa bu biraz evhamdan mı kaynaklanmaktadır? işte bu konuşmada bu soruların yanıtlarını vermeye çalışacağız.

Dinin Toplumsal İşlevleri

Misyonerlik, temelde bir dinsel faaliyet olduğu için dinin toplumdaki fonksiyonları ve sosyolojik açıdan dinin bir sosyal gerçeklik olduğu üzerinde çok kısa durmak istiyorum.

Din, toplumu ayakta tutan aile, ahlak, hukuk, ekonomi, eğitim gibi sosyal kurumlardan birisidir. En ilkelinden en gelişmişine kadar bütün toplumlarda din kurumu bulunmaktadır. Dinin toplumda başlıca iki fonksiyonu vardır. Bunlardan birisi, toplumda birlik ve bütünlüğü sağlamak, ikincisi ise toplumsal kontrol görevi yapmaktır.

Batı’da sosyolojinin kurucusu Auguste Comte, sosyolojiyi kurarken “İnsanlık Dini” adı verilen yeni bir din de kurmak istemiştir. Hatta Osmanlı Devleti, Rusya ve İran’a birer mektup göndererek onları bu dine davet etmiştir(Meriç,1984). Çünkü ona göre din, bir concensus yaratarak toplumda birliği ve bütünlüğü sağlar.Yine sosyolojinin kurucularından Durkheim ve Malinowski bireysel hayatlarında agnostik olmalarına rağmen toplumların dinsiz yaşayamayacağını söylemişlerdir(Kızılçelik I, 1994).

Ayrıca birey için doğal bir gereksinim olan din, eski Sovyetlerde bir süre yasaklandığında Rus köylüleri putlara tapmaya başlamıştır(Güngör, 1974).Onun için 1940′larda Hıristiyanlık serbest bırakılarak Rus vatanseverliğinin bir unsuru haline getirilmiştir(Dönmezer, 1978).

Görüldüğü gibi din, bir sosyal kurum ve bir sosyal gerçekliktir. Bireysel olarak dini kabul etsek de etmesek de o, kişisel olarak bizden bağımsız olarak var olmayı sürdürecektir. O halde bize düşen görev, gerek Türkiye içinde ve dışında, dinlerin, ülke zararına ve bireysel çıkarlar için kullanılmasına engel olmaya çalışmaktır.

Misyonerlik nedir?

Misyon, Latince “missio” sözcüğünden gelip Türkçe’de görev anlamındadır. Hıristiyanlıkta baba(Tanrı) tarafından gönderilen oğul İsa’nın ve kutsal ruhun görevinden söz edilmektedir(Aydın, 1996).

En yaygın anlamıyla misyon, İncil’i Hıristiyan olmayanlara yaymaktır. Bu sebeple tarih boyunca kilise, rahipler ve Hıristiyan devletlerin hemen hepsi bu kutsal göreve kendilerini adamışlardır. Onun için misyoner bazen bir asker bazen bir doktor bazen bir öğretmen bazen de bir barış gönüllüsü olabilir(Aydın,1996).

Türkiye’de misyonerlik çalışmalarının amacı, önce Türk halkını kendi kültüründen ve inancından soğutmak sonra Hıristiyan yaparak sömürgeci Batılı güçlerin hizmetine sunmaktır(Aydın,2002). Kendi ulusunun inancını korumayan toplumlar, direnme gücünü kaybederek yok olmaya mahkumdur. Bunun acı örneği yine Türklerde görülmüştür. Avrupa’yı titreten Türk komutanı Atilla’nın torunları önce kültürlerini kaybetmiş daha sonra da Hıristiyanlaşarak Batı toplumları içinde eriyip gitmişlerdir. Ne acıdır ki Türkler, Çin’de Çinlileşmiş, İran’da Farslılaşmış, Arabistan’da Araplaşmış kısacası hangi toplum içine girerse orada benliğini kaybedip yok olup gitmişlerdir. Demek ki Türklerde kimliklerini koruyamama gibi bir zaaf söz konusudur.

Ülkesindeki misyonerlik çalışmalarının sonuçlarını Afrikalı bir aydın şöyle anlatır: “Hıristiyanlar ülkemize geldiğinde bizim topraklarımız onların elinde İncil vardı. Bize gözlerinizi yumun dua edin dediler. Gözlerimizi açtığımızda bizim topraklarımız onların olmuş bizim elimizde ise sadece İncil kalmıştı(Baş, 2004).

J. Danielou’a göre misyonerliğin birinci amacı Hıristiyanlığı yaymak. İkincisi o ülkede kiliseler inşa etmek ve onları yaşatacak elemanlar bulmak. Üçüncüsü Hıristiyanlıkla gelişmiş olan Batı uygarlığını aynı göstermektir(Küçük, 1996).

Bana göre bugün misyonerlik, sadece Ortadoks, Katolik ve Protestanların Türkiye’de kiliseler açarak Hıristiyanlığı yaymaya çalışmaları değil Türkiye’nin aleyhine olan ve Batının çıkarlarını korumaya çalışan her türlü dinsel ve din dışı faaliyetleri içerir. Hatta Türk halkının istismardan uzak samimi dinsel inanç ve anlayışına yönelen her türlü saldırıları da bu kapsamda kabul ediyorum. Yalnız din sömürücülerinin çeşitli şekilde eleştirilmelerini bunun dışında tutuyorum.

Atilla İlhan(27.9.2005), 1950′li yıllarda İzmir’de Demokrat İzmir Gazetesinde bir adamla karşılaşır. Adam, Atilla İlhan’a şunları söyler: “DP gericiliği hortlatmaktadır. Atatürk, bütün inkılapları cesaretle yapmıştır. Yalnız eksik bıraktığı bir inkılap vardır. O da minarelere çan taktırmaktır.” Yine Atilla İlhan, basında İslam düşmanlığı yapanların hemen hepsinin dönmeler olduğunu söylemiştir. Nitekim basında Türk halkının inancı olan Müslümanlığa yerli-yersiz saldırmayı adet haline getiren sözde ilerici iki meşhur yazarın Soros vakfından para almış olduğu Mustafa Yıldırım “Sivil Örümceğin Ağında” adlı kitabında yer almaktadır. Bu iki yazardan birisi halen ABD’de yaşamaktadır ve her ikisi de dönmedir. Dönme olmaları problem değildir. Çünkü Yeniçeri ocağına alınan ve Osmanlıda büyük hizmetler yapmış olan gayri Müslim insanların çocukları halen bizimle birlikte bu ülkede yaşamaktadırlar.Türkiye’nin aleyhinde olmadıkları takdirde bunların diğer insanlarımızdan hiçbir farkı yoktur. Fakat İslam düşmanlığı altında Türk düşmanlığı yapanları ise hoş göremeyiz.

Bir de bunun karşıtı olarak Türkiye’de İslam severlik adı altında Türk düşmanlığı yapılmaktadır. Yani deniliyor ki, Müslüman olduğumuza göre Türklüğe gerek yoktur. Nitekim Sayın başbakan İstanbul belediye Başkanlığı sırasında yaptığı bir konuşmada şunları söylemiştir: “Ben dedeme sordum, Türk müyüz, Müslüman mıyız? diye. O bana dedi ki: “Oğlum, yarın öldüğümüzde bize Türk olup olmadığımızı değil, Müslüman olup olmadığımızı soracaklar.” Başbakan bu soruyu dedesine Türkçe sormuştur. Acaba Sayın Başbakan bu sözleri söylerken, Türklüğün bir ırk veya kana bağlı olmayıp bunun kültürle ilgisi bulunduğunu ve dilin de kültürün en temel unsuru olduğunun farkında değil midir? Kaldı ki, sosyolojik anlamda bugün dünyada homojen bir Müslümanlık olmayıp Türk’ün Arabın, Farsın Müslümanlığı anlayışları ve bunu yaşamaları da birbirinden oldukça farklıdır.

Aşağıdaki düşünce veya tutumların misyonerlik kapsamına girip girmediğini sizlerin takdirine bırakıyorum.

Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Ekim 2004′te “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu” adı ile bir metin hazırladı. Bu metinde yer alan görüşlerden bazıları şunlardır: Lozan’da etnik – dinsel azınlık kabul etmemek hatadır. Türkiye’de yalnız gayrimüslim azınlık yoktur. Bir gün Türkiye’de herkes her dilde yayın yapabilecektir.

Türkiye’de “Türkçe’nin bilim dili olmadığını ve gelecekte de olamayacağını” söyleyen YÖK başkanı ve “Bizim miladımız Cumhuriyettir”, diyen Milli Eğitim Bakanı. 2004 yılında Akbank sponsorluğunda İstanbul’a bir konferans için çağrılan medeniyetler çatışması tezini ileri süren Huntington İstanbul’a iner inmez “Atatürk ilkeleri 70 yıl geride kalmıştır” demesi. AB yetkililerinin zaman zaman Türkiye’nin gelişmesinin önündeki engel olarak Türk ordusu ile Atatürkçülük” demeleri. Yine bir AB yetkilisinin Atatürk’ün resimlerinin resmi dairelerden indirilmesini teklif etmesi.

Yine Kıbrıs’ta Rumlar haklı diyen işadamları topluluğu ve Batı’nın çıkarlarını Türkiye’ye karşı savunan mütareke medyası. Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer diyen Mesut Yılmaz ve Büyük Ortadoğu Projesinde Diyarbakır’ın yıldızı parlayacaktır, diyen Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın tutumu. Bilgi Üniversitesinde yapılan Ermeni Soykırım Toplantısı’na katılarak ağzını açıp bu konuda tek söz söylemeyen Prof. Dr. Erdal İnönü’nün tutumu. Bilgi üniversitesinde yapılan soykırım toplantısını ayrıntıları ile veren fakat Gazi Üniversitesinde 2005 yılında yapılan taraftarı ve karşıtının yer aldığı “Ermeni Sorunu” Sempozyumu”na gazetelerinde yer vermeyen mütareke medyasının tutumu.

Bütün bunların ne anlama geldiğinin takdirini sizlere bırakıyorum.

Misyonerlerin Türkiye’deki çalışmalarına gelmeden önce Endülüs Emevi Devletinde yaptıklarından çok kısa söz etmek istiyorum. Endülüs’te 800 yıl süren İslam uygarlığından sonra misyonerlerin çalışmaları sonucunda camiler kiliseye döndürülmüş, bir tek Müslüman kalmamak koşuluyla ya katledilmiş ya da göçe zorlanmıştır. Öte yandan Gırnata’da Müslümanların elinde bulunan el yazması eserler şehrin en büyük meydanında yakıldı. Yalnızca Kurtuba’da yakılanlar, 1 milyon civarındadır. 1524 yılında çıkarılan bir fermanla İspanya’da kalan henüz Hıristiyanlığa girmemiş olan Müslümanlardan ya Hıristiyan olmaları ya da ülkeyi terk etmeleri istendi.Buna uymayanların köleleştirilecekleri söylendi. Arapça ve Arap isimleri kullanma, Müslüman kıyafetleri giyilmesi yasaklandı. İspanya’nın her şehrinde, her kasabasında Müslüman aileler teker teker tutuklanarak Cezayir’e gönderilmek üzere gemilere istiflendiler. Bunların çoğu açlıktan, susuzluktan, bitkinlikten yolda öldü. Bu iş için askeri filolar yetersiz kaldığından özel gemiler kiralandı. Kaptanlar Müslümanları taşımak için kişi başına ücret aldılar. Fakat İspanyol limanlarından uzaklaşıp gözle görünmez olunca onları denize atıp geri dönerek yeni yükleme yapmayı daha karlı buldular. Bleda isimli bir köy papazı, 140 bin Müslüman’ı Afrika’ya götürmek üzere olan gemide 100 bin Müslüman’ın bir defada öldüğünü yazar(Baş, 2000).

Misyonerlik Türkiye ve Türklerle Niçin İlgilenmektedir?

1071 yılında Alpaslan’ın Anadolu’nun kapılarını açması ve İznik başkent olmak üzere Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurulmasını Batı hazmedememiş ve 1096-1270 yılları arasında 8 defa haçlı seferi düzenlemişlerdir. Artık Avrupa ile ilişkilerde Hıristiyanlık Batı’nın kendisini savunma ideoloji haline gelmiştir. Ayrıca İstanbul’un fethedilmesi ve Bizans’ın yıkılması Batı’da büyük yankılar uyandırmış ve böylece Türk düşmanlığı bütün Avrupa’ya yayılmıştır(Timur, 1994).

Prof. Bozkurt Güvenç’(1994)e göre Batı’da Müslüman ile Türk, Türk ile İslam eşanlamlı kabul edilir ve Hz. Muhammed’i “Türk” olarak bilinir. Aynı şekilde Bernad Lewis de Modern Türkiye’nin Doğuşu adlı kitabında Batı’da, Türk ile Müslüman’ın özdeş kabul edildiğini, yazar.

Hıristiyanlar için Doğu, Tanrı’nın hidayetinden yoksun bir dünyadır(Meriç,1996). Buna göre kiliseye ve Hıristiyanlara düşen görev de dünyadaki Müslümanları ve özellikle Türkleri Tanrı’nın hidayetine erdirmektir.

1699 yılında Sultan II. Mustafa ile Avusturya İmparatoru I. Leopold arasında imzalanan Karlofça Antlaşmasının dili Osmanlıca ve Almanca değil Latince idi. Fransa’da Katolik Kilisesi ayinlerini Latince yapar ve İncilin Dili de Latince’dir(Altındal, 1994).Burada Osmanlı’nın Batı’ya yenilmesinden sonra Batı’nın dinsel dili olan Latince’nin Osmanlı’ya dayatıldığını görüyoruz. Bu, benim dinimin senin dininden üstün olduğunu kabul edeceksin anlamına gelir. İşe tersinden bakarsak bu, Osmanlı’nın yenmesi durumunda antlaşmanın Kur’an dili olan Arapça ile yapılması demektir.

Bu olguya bundan 700 yıl önce yaşamış olan tarih filozofu ve sosyolojinin kurucusu İbn Haldun Mukaddime adlı eserinde şöyle açıklamaktadır: “Yenilmiş kavimler, yenmiş kavimlerin din, mezhep, örf, adet, gelenek, giyim ve kuşamlarını alırlar. Çünkü nefis ve kalp kendini yenenlerin üstünlüğüne inanır.”

Batı’ya göre ne Anadolu tarihi ne Osmanlı tarihi ve ne de Cumhuriyet tarihi özgündür. Barbar Türkler ve çağdışı Müslümanlık Anadolu’nun özgün uygarlıklarını yok etmiştir(Altındal,1994).

1950′lerde başbakanlık yapmış olan Prof. Dr. Şemsettin Günaltay, 1915 yılında İsviçre’de öğrenci iken ” Mekedonya’da Türk Mezalimi” adlı bir panele katıldığını ve konuşmacılardan birisinin aynen şunları söylediğini kaydeder:”Yeryüzünden hilal kalkmadıkça Hıristiyanlık bütün dünyayı yönetimi altına almadıkça insanlık mutlu olamaz. Hıristiyanlık, Arabistan’ın barbar dinini ortadan kaldırmalı, Türkler Altay dağlarının gerisine sürülmelidir”(Küçük, 1996). Aynı şekilde yazar Aytunç Altındal, 1990′larda ABD’de bilimsel bir toplantıya katılır. Avrupa’lı bilim adamlarından birisi, konuşma sırasında şu sözleri söyler: “Türkiye yok edilmesi gereken askeri, siyasi ve ekonomik güçtür”.

Raymond de Lule, “Türkleri kılıçla yenmek mümkün değil o halde İslam felsefesini, Arapça’yı öğrenerek, onların arasına girerek Müslümanlığın gelişmesini durdurmak zorundayız” diyor(Küçük, 1996).

1. İngilizlerin Misyonerlik Faaliyetleri

1806 yılında Osmanlı Devleti’ne gelen İngiliz elçisi Stranford Cannig II. Mahmud’a ve Tanzimat ileri gelenlerine Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışını önleyecek telkinlerde bulunarak düşüncelerini 4 madde halinde toplamıştır(Atay, 1971):

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupalılaşması için İslamiyet’ten ayrılması gerekir.

2. Türkler yenilik yapacak kabiliyette olmadığı için Orta Asya’ya dönmeye mahkumdurlar.

3. Türkiye’nin tek çıkar yolu, Hıristiyanlık anlamında medenileşmesidir.

4. Osmanlı İmparatorluğu için baş muzır İslam dinidir. Bu, Türklerin boşa giden enerjisi üzerinde yatan gerçek bir canavardır.

Son günlerde Batı ülkelerindeki bazı basın organlarının Hz. Muhammed’i terörist olarak göstermeleri, Batı’nın yukarıdaki düşüncelerinden en ufak da olsa uzaklaşmadığını göstermektedir.

Prof. Hüseyin Atay’a göre yukarıdaki 4 madde geçmişte Türkiye’yi parçaladı, gelecekte de parçalamaya devam edecektir. İster istemez Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın düşüncelerine hak vermek zorunda kalıyoruz. Çünkü Avrupa Birliğine Uyum adı altında çıkarılan yasalar sonucu Türkiye’de binlerce kilisenin açıldığı kitle iletişim araçlarında yer almaktadır.

İngilizler 19. yüzyılda Sömürgeler Bakanlığını ihdas ederek Suudi Arabistan’da Vahabilik mezhebini kurdurdular(M. Hadimi, 1996). Vahabilik, hem dinsel hem siyasal olarak Hicaz bölgesinde Osmanlı Devleti’ne bir başkaldırı niteliği taşımaktadır. Vahabi isyanları Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü bozmakla kalmamış aynı zamanda imparatorluğun parçalanmasında katalizör rolü oynamıştır(Vurmay, 2005).

İngilizler, Türklerden bazı satılmış aileler bularak misyonerleri küçüklükten itibaren onların yanında bir Türk çocuğu gibi yetiştirmişler ve bunlardan bazıları cami imamlığı, medrese müderrisliği yapmışlar ve hatta Hariciye Nazırlığına kadar yükselebilmişlerdir. Bunlar arasında Bektaşi tarikatına girip post sahibi olanlar bulunmaktadır.

Fransız Elçisi Angelhard’ın aradaki dini engeli kaldırarak İslam toplumunu Hıristiyan toplumuna yaklaştırmak diye anladığı Tanzimat Fermanı ile bir takım misyonerler, Islahat Fermanı’nın verdiği izinden faydalanarak gayretlerini arttırmış, sokakta ve vapurlarda ve Müslümanlık aleyhine olan yazıları ve İncilleri Müslümanlara dağıtmaya başlamışlar ve birkaç Müslüman’ın Protestan olmalarını başarmışlardır. Bunlar İstanbul hanlarında vaaz ederek Müslümanlar aleyhinde açıklamalarda bulunup küfür ve saldırıda bulunacak derecede cüretlerini ileri götürmüşlerdir(Güngör,1999).

Tanzimat Dönemi sadrazamı Mustafa Reşit Paşa, papa ile görüşmüş ve kendisinin Hıristiyan olduğu iddiaları öne sürülmüştür. Bilinen bir şey var ki onun döneminde misyonerlik faaliyetleri artmış misyonerler, İstanbul’da Fincancı Yokuşunda bir kilise kurmuşlardır.Bu kilisede çok sayıda insan Protestanlaştırılarak İslam dininden uzaklaştırılmıştır(Baş, 1996).

1710 yılında İngiliz Sömürgeler Bakanlığı, İstanbul’a ajan olarak gönderdiği casus Humpher ‘e bir kitap vermiş ve bu kitapta misyonerlerin ne yapması gerektiği şöyle anlatılmıştır(Baş, 1996):

1- Sünni ve Şii Müslümanlar arasında birbirine karşı kötümserlik ve kuşku uyandırınız.

2- Müslümanların cehaletini koruyun ve bilgi edinmelerini önleyin.

3- Tembelliği teşvik edin ve çalışmalarını engelleyin. Cenneti rengarenk göstererek dünya için çalışmalarını, çaba sarf etmelerine mani olun.

4- İçki, kumar, fesat ve fuhşu yayın. Domuz eti kullanmayı teşvik edin.

5- Din bilginleri ile halk arasında karşılıklı saygı ve sevgiyi bozun. Bunu hiçbir İngiliz memuru unutmamalıdır. Bu yolda iki iş yapılmalı

a) Din bilginlerine iftira etmek,

b) Din bilginleri arasında sömürgeler bakanlığının memurlarını din alimi kisvesi altında yerleştirin.

6- Baba oğul arasına nifak sokarak, birbirleriyle çatışmalarını sağlayın.

7- Müslüman kadınların edepli giyinmelerine engel olun. Ajanlarımız gençleri gayri meşru ilişkilere teşvik etsin, Hıristiyan kadınlar çıplak giyinerek gezsinler ve böylece Müslüman kadınlar onları taklit edeceklerdir.

8- Müslümanların elinde bulunan Kuran hakkında şüphe uyandırın. İçinde eksik veya fazla bulunan kuranlar basın. Kur’andaki bazı ayetlerin değiştiğini ve Kur’anın eksik olduğunu iddia edin. Ne yazık ki bu inanç, misyonerlerce Anadolu Alevilerinin bazılarına benimsetilmiştir

9-İslam ülkelerinde çok sayıda kilise açınız.

10- İçki, kumar ve fuhşu öyle yaymalıyız ki genç nesil dinden tamamen uzaklaşsın. Devlet adamları, esnaf ve güçlü kişilerin peşine güzel Hıristiyan kadınlarını takmalıyız. Bu güzel yüzlü dilberleri onların toplantılarına sokmalı böylece siyasi ve dini güçlerini kaybetsinler, halk onlara kötü gözle baksın, haklarında kötü düşünsün, İslam dinine duydukları inanç azalsın.

11- İslam ülkelerinin tarımlarını ve diğer gelir kaynaklarını ortadan kaldırmalıyız,

12- Halk arasında esrar ve diğer uyuşturucu madde alışkanlığını arttırmalıyız.

13-Müslümanlarda ırkçı ve aşırı milliyetçi duyguları kamçılayın. Onların kendi dil ve kültürlerine sıkı sıkıya bağlı olmalarını engelleyin. Nitekim Almanların Türkiye’deki bazı Türkçü derneklerle Almanya’da faaliyet gösteren Kaplancı gibi dinsel grupları destekledikleri bilinmektedir. Yine Türkiye’de bazı tabelaların İngilizce yazıldığını biliyoruz. Bu da bir çeşit kültür misyonerliği olsa gerektir.

2. Yabancı Okulların Misyonerlikle İlişkisi

Osmanlı Devletinde Tanzimat döneminde 108′i Abdülhamit döneminde olmak üzere 392 yabancı okul açılmış ve bunlar yabancı dilde eğitim yapmışlardır(Akyüz, 1997).

1914′te Osmanlı Devletinde 600′den fazla Fransız, 500 ABD ve İngiliz okulu, 200 İtalyan, 60 Rus, 25 Alman okulu vardı. Fransızların dinsel ve laik okulları bütün Anadolu’yu sarmış durumdaydı. O dönemde Müslüman ailelerin çocukları bu misyoner okullarından yetişti. Bunlar arasında Hıristiyanlığa dönenler oldu. Halk İzmir’e “Gavur İzmir” demeye başladı(Altındal,1994). Çünkü Osmanlıların son döneminde bugün olduğu gibi yabancılara bina ve toprak satışı serbest olduğu için İzmir’de Hıristiyan sayısı Müslüman sayısını geçmişti.

Batılı devletler, Osmanlı ülkesinde açtıkları misyoner okulları vasıtasıyla Greyoryan mezhebinden olan Ermenileri Protestan mezhebine döndürmek için çalışmalar yapmışlardır. Bu konuda Osmanlı Ermenilerini eğiterek Hınçak ve Taşnak Örgütlerinin kurulmasını ve Osmanlı İmparatorluğu’na karşı isyan, baskın ve suikast yapmaları için maddi ve manevi olarak desteklemişlerdir(Özbay,2005). Şimdiki Ermeni sorununu yaratan bunlardır. Bugün hala bunun sıkıntısını çekiyoruz.

Bu okullarda okuyan bazı öğrenciler Hıristiyan olmuşlardır. Bunun üzerine 1924 yılında 40′a yakın İtalyan ve Fransız okulu kapatılmıştır. Yine Bursa Amerikan Kız Koleji, Hıristiyanlık propagandası yapıldığı gerekçesi ile 1928 yılında bizzat Atatürk tarafından kapatılmıştır(Sezer,1994).

Osmanlılar Yeniçeri Ocağına Hıristiyan çocuklarını alıyor, bunları eğitip Müslüman yaptıktan sonra tekrar Batı’ya atalarına karşı savaştırıyorlardı. İşte Batılılar da Misyonerlik faaliyetleri ile bağlantılı olan yabancı okullarla bu misyonu yerine getirmeye çalışmışlardır. Nitekim Ermeni taraftarı toplantının Boğaziçi Üniversitesi gibi yabancı dille eğitim yapan bir devlet kurumunda yapılmak istenmesi tesadüfi olmasa gerektir. Ayrıca bu toplantıya katılanların neredeyse tamamına yakını yabancı dille eğitim yapan misyoner okullarından yetişmişlerdir. Ayrıca Türkiye’nin Batılar tarafından 2000 ve 2001 yıllarında ekonomik krize sokulmasının öncesindeki 3 başbakanın(Yılmaz, Çiller, Ecevit) da yabancı okul(Alman Lisesi ve Robert Kolej) mezunu olması acaba rastlantısal mıdır? bilmiyorum. Ben şahsen kötü niyetli olabileceklerini düşünmek istemem fakat aldıkları yabancı eğitim ve kültür dolayısıyla en azından kafalarının karışık ve Türkiye’nin gerçeklerinden habersiz olabilecekleri aklıma geliyor.

3. Fener Rum Patrikhanesinin Misyonerlik Çalışmaları

Trabzon’da 20-28 Eylül 1997 tarihleri arasında Fener Rum Patrikhanesi tarafından “Din-Bilim ve Çevre ” konulu sempozyum düzenlenmiştir. Sempozyum komitesinin dağıttığı haritalarda Karadeniz Pontus Gölü olarak gösterilmekte, başta Doğu Karadeniz olmak üzere Karadeniz’deki yerleşim birimlerinin isimleri Rumca yazılmış ve Trabzon ise Trapezus olarak adlandırılmıştır(Baş, 2000).

Trabzon’a gelen Yunan gemisinin adı Venizelos olup içinde yüzlerce papaz ve yerli işadamımızla birlikte Fener Rum Patriği Barthelemeos bulunmaktadır. Karadeniz sahilini tamamen Yunanistan toprağı olarak gösteren haritayı bizzat Patrik kendi elleri ile dağıtmıştır(Baş, 2000).

Son yıllarda Türkiye’ye gelen Batı’lı devlet başkanları Patrikhaneyi ziyaret etmeyi bir gelenek haline getirmişlerdir. Bunlar arasında Almanya Cumhurbaşkanı Yuhannes Rau, ABD başkanı Bill Clinton da bulunmaktadır (Baş, 2000).

Bundan bir iki sene önce Amerikan Elçisi Erich Edelman’ın devleti adına bir resepsiyon vermek istediğinde bastırdığı davetiyede İstanbul Rum Patrikliği’ni Ekümenlik olarak gösterdi. Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri bu sebeple resmi görevlilerin bu resepsiyona katılmamalarını istedi. Bunun üzerine Edelman, “Canı isteyen gelir, canı istemeyen gelmez” gibi küstahça bir açıklama yaptı.

4. Katolik Kilisesinin Misyonerlik Çalışmaları

Katolik Kilisesi Ortaçağlarda çok sayıda haçlı seferi düzenlediği gibi Müslümanlığın önderi olarak kabul ettiği Türkleri yok etmek için Türk vergisi de toplamaya başlamıştır. Tuz vergisi diye anılan bu vergi, ekmek ve tuz gibi zorunlu ihtiyaçları gidermek için alış veriş yapıldığında bile alınmıştır. Bu da Batılılardaki Türk düşmanlığının korkunçluğunun boyutlarını bize anlatmaktadır.

1962-1965 yılları arasında yapılan II. Vatikan Konsilinin kararları arasında diyalog yer alıyor. II. Vatikan Konsilinin kararında şöyle deniliyor: ” Kilise, misyonerlerini göndermeye devam edecektir. Yeryüzünde her taraf Hıristiyan olmadıkça bu görev sona ermeyecektir(Küçük, 1996)

Katolik Kilisesi, Türkiye ve Avrupa’da İslamiyet’i araştırmak için 1978 yılında SRI diye bilinen “İslami İlişkiler Dairesi”ni kurmuştur(Altındal, 1994). Prof. Dr. Mehmet Kaplan(1960)’a göre Avrupa’da İslamiyet ve Türkoloji alanındaki çalışmaların sayısı, Türkiye’deki ve İslam dünyasındakinden fazladır. Oysa Batı ülkelerinde yüksek lisans ve doktora yapan Türk ve İslam Dünyası öğrencilerinin Hıristiyanlık üzerine tez yapmalarına dahi izin verilmemektedir(Yıldız, 1974).

Vatikan ve Kiliseler Birliği Örgütü Lideri ve Dinlerarası Diyalog Komitesi Üyesi Louis Massignon misyonerler zirvesinde şu konuşmayı yapmıştır(Özfatura, 2003): ” Müslümanların her şeyini bozduk ve mahvettik. Onların milli ve manevi değerlerini Batı medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik. İslamiyet’ten uzaklaştırdık, İslamiyet’i öğrenmeyi, yaşamayı, Kur’an öğrenmeyi suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık. Artık çoğu hiçbir şeye inanmıyor. Son yıllarda Müslüman görünen bazı ilahiyatçılara 14. asırlık dinlerini itikatlarını, ibadetlerini tartışır hale getirdik. Derin bir boşluğa düşürdük. Bundan sonra siz misyonerlerin işi daha da kolaylaştı. Maaş bağlayarak, vize vaadi, yurt dışında iş imkanı hatta cinselliği kullanarak Müslümanları Hıristiyan yapınız.” Nitekim bununla ilgili olarak televole ilahiyatçılarının “horozdan kurban kesmek, cinsel ilişki ile oruç açmak” gibi Anadolu İslam anlayışı ile bağdaşmayacak konuları mütareke medyasında dile getirdiklerini biliyoruz.

Kendisi Lübnanlı Hıristiyan Arap bilim adamı olan ve ABD’de yıllarca öğretim üyeliği yaptıktan sonra 2003 yılında vefat eden Edward Sait de misyoner Massignon’un konuşmasını ” Kültür ve Emperyalizm” adlı eserinin giriş kısmına almıştır. Bunun Hıristiyan bir bilim adamı tarafından da dile getirilmiş olması inandırıcı olması açısından önemlidir.

Ayrıca 24 Aralık 1999′da Papa II. Paule bin yıl hedefini vermek üzere bir “milenyum mesajı” yayınlayarak şunları söyledi: ” Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştı. Üçüncü bin yılda hedefimiz Asya’dır(Demir, 2005).

Kardinal Achilli Silvestrini, Abdullah Öcalan’a siyasi sığınma hakkı tanınması gerektiğini açıkladı. Vatikan’da Doğu Kiliselerinden sorumlu Kardinal, ” Kendi bağımsızlığı için mücadele veren herkese siyasal sığınma hakkı tanınmalıdır” dedi. Kardinal, Kürt sorununun yalnızca Türkiye ile İtalya arasında bir sorun olmayıp Avrupa’yı ilgilendiren uluslar arası bir konu olduğunu vurguladı(Baş, 2000).

Öcalan, Papa’ya bir mektup yazarak şunları söylemiştir: “Aziz Peder, Hıristiyanlığa çok yakınım. Sizin şahsınıza ve dininize duyduğum saygı benim savaşımın ve düşüncelerimin merkezindedir”(Baş, 1996)..

Katoliklerin “La Documantation Catholic” adlı resmi yayın organında Türkiye topraklarının gerçekte Hıristiyan, Arap ve Kürtler ait olduğu dile getirildi(Baş, 2000). Demek ki Katolik Kilisesine göre, Anadolu herkesin ülkesi fakat Türklerin ülkesi değil.

Papalığın Doğu Kiliseleri Birliği Komisyonu Başkanı Achille Silvestrine bir açıklama yaparak ” Vatikan’nın PKK’yı ve onun başını desteklediğini” açıkladı(Baş, 2000).

5. ABD’nin Misyonerlik Çalışmaları

Amerikan misyonerlerinin 1880 tarihli raporlarında “misyoner faaliyetleri için Türkiye, Asya’nın anahtarıdır” denilmektedir(Küçük, 1996).

Öte yandan ABD’li askeri stratejist Barry Rubin, İslam’ın yükselen sesinin komünizme karşı yürütülecek strateji için kullanmanın yolları araştırmalıdır, demiştir(Başkaya, 1991). Soğuk savaş döneminde ABD’nin stratejisi yeşil kuşak projesi olmuştur. Bu proje gereğince ABD Türkiye’de İmam-Hatip liselerinin kasabalara kadar yayılmasını sağlamıştır. 1990′lardan sonra Sovyet blokunun çökmesinden sonra artık bu okullara ihtiyaç kalmadığı için ve hatta Batı kendisine yeni bir düşman arayıp da bunu İslam olarak tayin ettikten sonra 1998 yılında İmam-Hatip Liselerini sayıları bıçakla keser gibi azaltılmıştır. Bunun kanıtı, 1994 yılında yapılan NATO toplantısında dönemin İngiliz Başbakanı Teacher’ın, “Sovyetler çöktü, bize bir düşman lazım, bundan sonraki düşmanımız İslam’dır”, demesidir. Türk delegesinin itirazı üzerine de “Bizim düşmanımız kökten dinci Müslümanlardır” diye tevil etmek istemiş fakat inandırıcı olamamıştır. Ayrıca ABD Başkanı Bush, ABD’nin Irak’ı işgal edeceği günlerde yaptığı bir konuşma sırasında “Haçlı seferleri başlamıştır” demiştir. ABD’de yaşayan İslam topluluklarının tepkisini çekmemek için bundan sonra katıldığı bazı toplantılara Müslüman imamları da götürmeye başlamıştır.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Dinsel Özgürlük Raporu, Türkiye’de İslam dışı bütün dinlere özgürlük verilmesini destekliyor. Bu rapora göre Türkiye’de yaklaşık 1110 misyonerin, Hıristiyanlığı yaymak için çalıştığı fakat bunun engellediği söz konusu edilmekte ve bütün engellerin kaldırılması istenmektedir(Özkan,2005). Fakat ilginçtir, bundan birkaç ay önce Brüksel’de “Kültürlererası Diyalog Toplantısı” yapılır. Bu toplantıda konuşan Türk Yahudi Hahamı ve Ermeni Patriği Türkiye’de kendilerine dinsel herhangi bir baskı yapılmadığını söylemişlerdir. Yalnız Ermeni Patriği sadece vakıf mallarının kullanılması ile ilgili bir sorun olduğunu onun da görüşmeler yoluyla çözümlenebileceğini ifade etmiştir.

2003 kasım ayında bir ABD’li general ülkesindeki bir kiliseyi ziyaret edip bir açıklama yaparak şunları söyledi: “Müslümanlar, putperesttir.” Daha sonra ABD’li yetkililer bu onun kendi görüşüdür, diye bir açıklama yaptılar.

Yeniçağ Gazetesi yazarlarından Osman Tığraklı(2005) şunları yazıyor: “ABD yönetimi Türkiye’yi uyararak Cuma hutbelerinde camilerde okunan “Hiç şüphesiz hak din İslam’dır” ayetinin okunmamasını istemiştir.” Yine AB Daimi Komiseri Kretschmer, “Hak din İslam diyemezsiniz, İslam’ın en son ve en olgunlaşmış bir din olduğunu söyleyemezsiniz” demiştir(Sevinç, 2006).

Sorbon Üniversitesinde felsefe doktorası yapan ve halen Kahire Üniversitesinde Felsefe Bölüm Başkanı olan Hasan Hanefi(2004)’ye göre “ABD, hayattan elini eteğini çekmiş Amerikancı bir İslam istiyor.” Yazar İlhan Selçuk, Cumhuriyetteki bir yazısında şunları yazar: “ABD’nin anlayışına göre ılıman İslam olmak gerekir. Bir insan gerçek ve samimi bir Müslüman olursa o zaman kökten dincidir ve ABD için tehlikelidir.”

Amerikan News Week dergisi 1993 Şubat ilk haftasında yayımlanan sayısında “İslamcı militanları ABD, İsrail ve Arap ülkelerinin desteklediğini ortaya çıkardı. Şimdi de “korkuyorlar” yorumunu yaptı. Hamas’ın ABD’den yönetildiğini, örgüt militanlarının Arap ve ABD’den emir ve para aldıklarını ve İsrail’in de İslamcı gruplarla eskiden beri ilişki içinde olduğunu belirtti.

Türkiye’de de 1925 Şeyh Sait ayaklanması İngilizlerin kışkırtması ile gerçekleşmiştir. Ayrıca Bazı dinsel grupların Avrupa ülkeleri ve ABD tarafından desteklendiğini Türkiye’de pek çok kişi bilmektedir.

Yazar Arslan Bulut(27.4.2005)’a göre ABD yetkilileri özellikle Ilıman İslam adı altında Türkiye’de İslamiyet’i Protestanlaştırmak istemektedir. Nitekim ABD Büyükelçisi Adelman “21. yüzyılda ABD’nin en büyük girişimi, İslam’da reform stratejisidir” demiştir. Bunun Cuma namazını pazara almak, kadınlara imamlık yaptırmak gibi örneklerini ABD’deki Müslümanlar arasında sergilemeye başladılar. Yine 2005 yılı içinde “Amerikan Board” adlı Amerikan Misyoner Örgütü üyesi olan ve aralarında AKP’li Cüneyd Zapsu’nun karısının da bulunduğu bir grubun, İstanbul’da bir camide, Anadolu İslam anlayışına aykırı olarak kadınla erkek yan yana ve başı açık namaz kıldıkları basında yer aldı.

6. Dinlerarası Diyalog

Türkiye’de bazı dinsel gruplar ve hatta Türkiye’deki bazı İlahiyat Fakülteleri öğretim üyeleri de diyalog içinde yer almaktadırlar. Türkiye’de diyalogculuğun öncüsü, Fethullah Hoca diye anılan Fethullah Gülendir.Gülen Cemaatı, Abant Toplantılarını düzenlemektedirler. Bunu kimlerle ve nasıl yaptıklarını biraz sonra göreceğiz.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Suat Yıldırım, Kur’anı açıklamak için İncil’i referans gösteren bir kitap yazmıştır. Adı geçen öğretim üyesi yazılarını Gülen cemaatının yayın organı olan Zaman Gazetesinde yazmaktadır. Bir defa Kur’anın açıklanması için İncil’e ihtiyaç olmadığını, Müslümanlık hakkında biracık bilgiye sahip ve inancı bütün olan buluğ çağına ermiş her Türk çocuğu bunu bilir ve kabul ederken bu İlahiyat hocası acaba ne yapmak istemektedir?

Bir diğer ilahiyatçı emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Beyza Bilgin, TRI’deki bir programda cami ile kilise ile arasında diyalog yaptığını söylemiştir. Yüzyıllarca Türkiye’de Müslüman ve Hıristiyanlar bir arada dostluk içinde yaşamaktadırlar. Arada bir sorun yokken, emekli ilahiyat profesörünün cami ile kilise arasında diyalog yapmaya çalışması, eskilerin deyimiyle biraz abesle iştigal değil midir? Böyle değilse bu hocanın amacı nedir?

Eğer diyalog ülke dışında yaşayan papazlarla ve kiliselerle yapılacak ise, diyalogun olabilmesi için diyalog kuracağınız kişi, grup veya kurumların sizin varlığınızı kabul etmeleri gerekir.Müslümanlar, inançları gereği Hz. İsa’yı peygamber olarak kabul ederlerken Hıristiyanlar, Müslümanlığı bir din olarak bile tanımamaktadırlar. Örneğin meşhur filozof Hegel, İslamiyet’i yeni bir din değil de doğrudan doğruya Yahudiliğin bir devamı olarak görür. Onun bu görüşlerinde Hıristiyanlığın etkisi vardır(İzzetbegoviç,?). Yine meşhur sosyolog Weber, sosyologun çalışmalarında kendisini değer yargılarından kurtarması gerektiğini söylerken, kendisi buna uymayarak İslam dinini bir çöl dini olarak değerlendirmektedir(Freyer, 1968).

Şu halde sizin varlığını reddedenlerle nasıl diyalog kuracaksınız? Hıristiyanlar, aslında diyalog adı altında monolog istemekte, kısacası “ben konuşayım sen dinle, sen dininden vazgeç, benim dinimi benimse” demek istemektedirler.

Zaten Kur’an’da da Hz. Muhammet’e hitaben bir ayette de şöyle denilmektedir: “Dinlerine uymadıkça Yahudiler ve Hıristiyanlar asla senden razı olmayacaklardır”(Bakara: 120).

Diğer bir ayette “Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanlara, “Yahudi ve Hıristiyan olunuz ki doğru yolu bulasınız” dediler”(Bakara: 135). Bugünkü Hıristiyanlar da aynı şeyleri söylemiyorlar mı ve bu maksatla Türkiye’de kiliseler açıp misyonerlik yapmıyorlar mı?

Prof. Dr. Haydar Baş(1996)’a göre Dinlerarası Diyalogla ilgili olarak 1998-1999′da yapılan Abant toplantılarına her ne kadar tıkanma noktasındaki Türkiye’nin önünün açılması şeklinde bir amaç konmuşsa da, alınan kararlar İslam dinin akli yorumlarla yeniden ele alınması ve diğer dinler karşısında yeni bir pozisyona sokulması şeklinde ortaya çıkmıştır.

Abant Toplantılarından bir diğeri 19-20 Nisan 2004 tarihinde Amerika’nın John Hopkins Üniversitesinde Başkan Bush’un himaye ve desteğinde yapıldı. Bu toplantının onur konuğu Fethullan Gülen’di. Yazar Ruşen Çakır 2004)’a göre ABD Dışişleri Bakanı da Toplantıya Çağrıldı. Toplantıya Çağrılan Bazı İsimler: Siyasetçiler ve Diplomatlar: Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Devlet Bakanları Mehmet Aydın ve Ali Babacan, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Washington Büyükelçisi Faruk Loğoğlu, Temsilciler Meclisi üyesi Robert Wexler, CHP Milletvekili Kemal Derviş, emekli büyükelçiler Morton Abramowitz, Gündüz Aktan, Nelson Ledsky, David Mack, Mark Parris, Özdem Sanberk. Öğretim Üyeleri: Fouad Ajami, John Esposito, John Voli, Augustus Richard Norton, Henri Barkey, Dale Eickelman, Cornell Fleischer, Hussain Haqqani, Mete Tuncay, Sabri Sayarı, İlber Ortaylı, Mithat Melen, Süleyman Seyfi Öğün. Araştırmacılar ve Gazeteciler: Graham Fuller, Bülent Alirıza, Ali Bulaç, Cengiz Çandar, Fehmi Koru, Alan Makovsky, Cüneyt Ülsever, Ruşen Çakır, Şahin Alpay, Zeyno Baran

Bu toplantıya İstanbul Fener Rum Patriği Bartholomeos(2004)’da bir mesaj göndererek şunları söylemiştir: “..Atatürk’ün çağdaş medeniyet düzeyine ulaştırma düşüncesi çok etkileyicidir. Türkiye’de Hıristiyan, Müslüman ve Musevi hoşgörü ve diyalog atmosferinde bir arada yaşamaktadır. Fethullah Gülen 10 yıldan fazladır, kendisine inananları, İslam ve bütün diğer dinler arasında diyalogun gerekliliği konusunda eğitmiştir.” Bugüne kadar Fener Rum Patriği Bartelemeos, içeride ve dışarıda Türkiye’nin lehine hangi faaliyette bulunmuştur? bilen varsa söylesin, öğrenelim. Bartelemeos, Trabzon’da Karadeniz’i Yunanistan’da gösteren haritalar dağıtacak kadar cüret sahibidir. Acaba bu Fethullah Gülen aşkı, nereden kaynaklanmaktadır?

Aynı yıl Brüksel’de yapılan diğer Abant toplantısına katılanlar : Nilüfer Göle, Ahmet İnsel, Eser Karakaş, İlkay Sunar, İlter Turan, Mithat Melen, Niyazi Öktem, Kenan Gürsoy, Mehmet Altan, M. Ali Kılıçbay, Bekir Karlığa, Işıl Karakaş, Doğu Ergil, Ş. Ali Tekalan, Ömer Çaha, Ziya Öniş, Emin Köktaş; Dışişleri Bakanlığı’ndan Büyükelçi Murat Bilhan, emekli büyükelçi Gündüz Aktan; medya dünyasından Nazlı Ilıcak, Cengiz Çandar, Gülay Göktürk, Ali Bulaç, Fehmi Koru, Cüneyt Ülsever, Oral Çalışlar, Amberin Zaman, Hırant Dink, Murat Keskin, Erhan Başyurt, Güler Kömürcü; iş dünyasından İhsan Kalkavan, Ayhan Bermek, Rızanur Meral, Mehmet Demir, Tevfik Yamantürk, Eşref Ünsal, Mustafa Çıkrıkçıoğlu, Mustafa Günay, İlhan İşbilen. Toplantının onur konukları; Mehmet Sağlam, Ali Müfit Gürtuna, Lütfullah Kayalar. Organizasyonu yapan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak ve yardımcıları Cemal Uşşak, Faruk Tuncer, E. Tufan Aytav, Salih Yaylacı ile İsmail Konuk(Gülerce, 2004).

Brüksel’deki Abant Toplantısı Avrupa Parlamentosu binasında yapılmıştır. Toplantıda konuşma yapanlar arasında ilginç isimler var. Katolik Prof. Rik Torfs, Avrupa Parlamentosu Enformasyon Bürosu Direktörü P. Thomas, Yunan Ortodoks Kilisesi Fransız Metropolitanı E. Adamakis, Türk Ermeni Ortodoks Patrikhanesi temsilcisi S. Mashalian, Ermeni soykırımı yapıldığını açıkça savunan Eser Karakaş, Almanya Protestan Kiliseleri Birliği Brüksel Temsilcisi Sabina Zanthier, Firenze Üniversitesi’nden Katolik Prof. Margiotta Broglio, Fener Rum Ortodoks Patrikliğini temsilen Fransa Metropoliti Emmanuel Adamakis….Toplantıya bir mesaj gönderen, Fethullah Gülen, “Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyet hedefinin Avrupa Birliği vesilesiyle yeni bir noktaya geldiğini” söyledi(Bayraktar, 2004). Burada bir yoruma ihtiyaç yok diye düşünüyorum. Çünkü bu toplantıda kimlerle kimlerin bir araya geldiğini gördüğümüzde her şey ortaya çıkmış olmaktadır.

9. Abant Toplantısı Katılımcı Listesi (2005)

Dokuzuncusu bu yıl Erzurum’da düzenlenen Abant Platformu toplantısının seçkin katılımcıları şöyle sıralanıyordu:

A. Nuri Yurdusev, Prof. Dr.
Abdulkuddus Bingöl, Prof. Dr.
Ahmet İnam, Prof. Dr.
Ali Bulaç, Gazeteci-Yazar
Ali Erbaş, Prof. Dr.
Ali Murat Yel, Yrd. Doç. Dr.
Ali Osman Gündoğan, Prof. Dr.
Alpaslan Açıkgenç, Prof. Dr.
Asri Çubukçu, Prof. Dr.
Bekir Karlıağa, Prof. Dr.
Belkıs Gürsoy, Prof. Dr.
Beşir Gözübenli, Prof. Dr.
Bülent Aras, Doç. Dr.
Elisabeth Özdalga, Prof. Dr.
Emre Aköz, Gazeteci-Yazar
Erol Battal
Gülcan Bostancı
Hakan Poyraz, Prof. Dr.
Halil Cin, Prof. Dr.
Hamza Aktan, Prof. Dr.
Hasan Seçen, Prof. Dr.
Hasan Tahsin Fendoğlu, Prof. Dr.
İbrahim Canan, Prof. Dr.
İbrahim Hakkı Aydın, Dr.
İbrahim Özdemir, Prof. Dr.
İlyas Üzüm, Dr. İSAM
İsmail Doğan, Prof. Dr.
İsmail Hakkı Aydın, Prof. Dr.
Kenan Gürsoy, Prof. Dr.
Korkut Tuna, Prof. Dr.
Lütfullah Cebeci, Prof. DR.
M. Ali Kılıçbay, Prof. Dr.
Mahmut Erol Kılıç, Prof. Dr.
Mahmut Tezcan, Prof. Dr.
Mehmet Gündem
Metin Bonsak, Dr.
Muhammet Akar, Av.
Mustafa Armağan
Mustafa Yıldırım, Prof. Dr.
Müberra Balcı, Öğr. Gör.
Naci Bostancı, Prof. Dr.
Naci Okçu, Prof. Dr.
Nazlı Ilıcak
Necdet Sakaoğlu, Prof. Dr.
Necdet Subaşı, Yard. Doç. Dr.
Necmettin Tozlu, Prof. Dr.
Nşet Toku, Doç. Dr.
Nil Sarı, Prof. Dr.
Niyazi Öktem, Prof. Dr.
Osman Senemoğlu, Prof. Dr.
Ömer Şenol Dane, Prof. Dr.
Recep Öztürk, Prof. Dr.
Sadık Kılıç, Prof. Dr.
Sadri Şen, Prof. Dr.
Said Başer, Yard. Doç. Dr.
Sırrı Akbaba, Prof. Dr.
Sıtkı Aras, Prof. Dr.
Sinan Yapıcı, Prof. Dr.
Suat Yıldırım, Prof. Dr.
Tahsin Görgün, Doç. Dr.
Yasin Aktay, Doç. Dr.

10. Abant Toplantısı (Paris) Katılımcı Listesi: Türkiye (2006)

10. Abant Toplantısı Paris’te toplanmasına rağmen Türkiye’den katılım oldukça fazlaydı. Toplantıya Türkiye’den katılan katılımcıların isimleri ve ünvanları ile birlikte halen görev yapmakta oldukları kurumları aşağıda alfabetik sıralı olarak bulacaksınız.

KATILIMCI LİSTESİ

Ahmet İnsel, Prof. Dr., Galatarasay Üniversitesi / Birikim Yayınları
Ahmet Sever, Başbakan Danışmanı / TRT
Ali Bayramoğlu, Gazeteci - Yazar, Yeni Şafak
Ali Bulaç, Gazeteci - Yazar, Zaman Gazetesi
Ali Erbaş, Prof. Dr., Sakarya Üniversitesi
Ali Yasar Sarıbay, Prof. Dr., Uludağ Üniversitesi
Alper Tan, Kanal A
Ariane Bonzon, Fransız Arte Televizyonu
Asaf Savaş Akat, Prof. Dr., Bilgi Üniversitesi
Ayhan Kaya, Doç. Dr., Bilgi Üniversitesi
Ayşe Kadıoğlu, Doç. Dr., Sabancı Üniversitesi
Ayşe Sucu, Diyanet Vakfı Kadın Kolları Başkanı

TUNALIM……Alıntı:Prof.Dr.İbrahim Arslanoğlu

 

CUMHURİYET TARİHİNE ÖZET BAKIŞ

Kategori: CMHURİYET TARİHİ — Etiketler: — tunalim @ 1:43 am

                             TÜRKİYE BU DURUMA NASIL GELDİ?..

   Buraya nasıl geldiğimizi kısaca açıklamak istiyorum. Bildiğimiz gibi Atatürk Kurtuluş Savaşını kazandıktan sonra İzmir Milli İktisat Kongresini toplamış ve orada bir konuşma yaparak, “Ekonomik bağımsızlığı olmayan bir ülkenin siyasal bağımszlığının da  olamayacağı”nı söylemiştir. Önce 1923-1930 yılları arasında liberal ekonomi politikası uygulanmış fakat üretim düşmüş, ihracat ve ithalat büyük ölçüde azalmıştır. Bunun üzerine devlet ekonomiye girip her şeyi yapmaya başladı ve 1933-1937 yılları arasında sanayinin çeşitli alanlarında 11 KİT açıldı(Dikbaş, 2005). Hatta 1925 yılında Kayseri’de bir uçak fabrikası da kuruldu(Aydoğan, 2006) T.C., bu dönemde % 9 kalkınma hızını yakalamış, denk bütçe yapılarak dış ticaret açığı ortadan kaldırılmıştır(Boratav, 2006).

Bana göre Türkiye Cumhuriyeti  1938 yılından itibaren yavaş yavaş tasfiye edilmeye başlanmıştır.  Şöyle ki, 1938’de Cumhurbaşkanı seçilen İnönü, Atatürk’ün resimlerini paralardan, devlet dairelerinden kaldırarak onun yerine milli şef sıfatıyla kendi resimlerini koydurmuştur. Atatürk bağımsız bir politika takip etmesine rağmen 1939 yılında Türkiye, İngiltere ve Fransa ile üçlü ittifak anlaşması yaparak Batı’ya bağlanmış 24 Ekim 1945 kurulan BM ‘e üye olmuştur. Türkiye, 1945 yılında ABD’nin isteği üzerine çok partili hayata geçmiş ve sayısını bilemediğimiz çok sayıda ikili anlaşmayı ABD ile yapmıştır(Aydoğan, 2006). Ayrıca 100 milyar dolar dış ticaret fazlası varken 1947 yılında IMF ve Dünya Bankasına üye olmuştur(Boratav, 2006). Böylece Atatürk döneminde kazanılan ekonomik bağımsızlık kaybedilmeye başlamıştır.

1939’daki genel seçimlerde İnönü, Atatürk’ün  arkadaşlarının listelere almazken Atatürk’e karşı olanların tamamını milletvekili yapmıştır(Aydoğan,2006).Ayrıca başta Mareşal Çakmak olmak üzere Atatürk’ün  subaylarını emekli etmiştir(Türköne, 2003).

1942’de her türlü dini yayını yasaklanırken(Tanyu, 50-60),  1949’da Ankara’da bir İlahiyat Fakültesi ile İmam-Hatip Okulları  açılmıştır(Lewis, 1984). Ülkeyi yönetenlerdeki bu tavır değişikliğinde, Türkiye’nin çok partili hayata geçişi ile  A.B.D’nin Yeşil Kuşak Projesinin  rolü olsa gerektir.  Bir de M.E.B.’da 4’ü ABD’li, 4’ü Türklerden oluşan  8 kişilik bir komisyon kurulmuş ve bu komisyondaki ABD elçisinin oyu hep 2 sayıldığından bütün kararları ABD’li üyeler vererek Türk eğitimini yönlendirmişlerdir(Sinanoğlu, 2002).İnönü savaşlarının komutanı ve Lozan’da Türkiye’nin çıkarlarını sonuna kadar savunan ve 1937’e kadar Atatürk’ün Başbakanlığını yapan ve fakat onun ölümünden sonra da T.C.’nin  Cumhurbaşkanı olan  İnönü’nün 1938′den sonra  yaptıklarını anlamakta gerçekten zorluk çekiyorum.

1950’de DP iktidar olunca İnönü döneminde başlayan siyasal bağımlılığı, bir tehdit durumunda ve çağrı üzerine ABD’ye Türkiye’ye müdahale etme yetkisi verilmesine kadar götürmüştür. Yine Orduda tasfiyelere girişerek Atatürk’ün arkadaşlarını emekliye sevketmiştir. Bu dönemde Türkiye NATO’ya 1952’de, OECD’ye 1960’da üye olmuştur. Ayrıca Fas, Tunus ve Cezayir’in bağımsızlık savaşlarında Türkiye Batı’nın yanında yer almıştır(Aydoğan, 2006).

24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Kararları ile T.C., tarım, ticaret ve sanayide milli hedeflerden vaz geçiyordu. Ayrıca bu kararlarla TL’nin değer yitirmesi, ithalatın serbestleştirilmesi, KİT.lerin özelleştirileceği ve tarıma desteğin kaldırılacağı açıklanıyordu. Programın ön uygulaması hemen kendisini göstermiş ve 1980 başında 47 lira olan 1 ABD doları yıl sonunda 90 liraya çıkmıştır(Aydoğan, 2006). Bu kararların alınmasında daha önce 7 büyük projeyi gerçekleştiren Başbakan Demirel ile DPT Müsteşarı Özal’ın rolleri vardır.

Yine 28 Şubat 1997  Sivil Darbesini kendi çıkarı için sonuna kadar  kullanan Küresel Sermaye, Türkiye’nin ekonomik olarak içini boşaltmış, 2000 ve 2001 ekonomik krizleri sonunda AKP’nin Türkiye’nin başına gelmesine yol açmıştır. Ayrıca tarih tekerrür etmiş ve T.C., Osmanlı’nın 1878’lerdeki toprak satışlarına geri dönmüştür. Nitekim Türkiye’de 178 milyon 702 metre kare alanı kapsayan 56 bin 953 taşınmaz, başta Batı ülkeleri ve İsrail vatandaşları olmak üzere 61 bin 803 kişiye satılmıştır. Sonuçta  Türkiye 2 Vatikan büyüklüğünde toprak kaybetmiştir(Filizfidanoğlu, 11.9.2006).  

1980’lerden sonra Türkiye’de uygulanan faiz, döviz ve borsaya dayalı kumarhane ekonomisinin ülkeyi getirdiği durum şöyle özetlenebilir: Türkiye dış ticaret açığında(ABD, İngiltere, İspanya)dördüncü sırada, faiz oranlarında 42 ülke içinde 1.sırada, enflasyonda(Arjantin, Mısır ve Venezüella) dünya dördüncüsü, İşsizlikte %  19’la dünya birincisi, büyümede zengin sanayi ülkelerine göre yüksek görünüyorsa da yükselen pazar ekonomilerine göre Çin, Hindistan, Arjantin, Venezüella, Rusya’nın ardından % 5’le  6. sırada yer alıyor(Temizel, 18.5. 2007).

Bütün bunlara rağmen Sayın başbakan ekonominin iyiye gittiğini söyleyebilmektedir. Oysa rakamlar bunu doğrulamamaktadır. Örneğin 2002 yılında  iç ve dış borç toplamı 218 milyar dolar iken 2007 yılında 436 milyar dolara ulaşmıştır(Coşkun, 11.1.2008). Böylece AKP Hükümeti yaklaşık 5 yıllık iktidar döneminde T.C.’ni yaklaşık 80 yıllık toplam borcu kadar borçlandırmıştır. Ayrıca  2000’li yıllarda Türkiye’de tekstil ve hazır giyim sektörünün ihracatımız içindeki payı % 25 iken bugün % 15’lere düşmüştür(Benli, 31.12.2007).

Yine 2003 yılında ihracat 47.253 milyar dolar, ithalat 69.340 milyar dolar olup açık 22.087 milyar dolar iken 2007 yılında ihracat 107.153 milyar dolar, ithalat 169.985 milyar dolar olup açık 62.832 milyar dolardır(Öztin,29.2.2008:12).Böylece 2003’ten bu yana dış ticaret açığı tam 3/2 artmıştır. Ayrıca 2001 yılında 100 dolarlık ihracat için 95 dolarlık hammadde ithal edilirken 2007 yılında 100 dolarlık ihracat için 115 dolarlık ithalat yapılmak zorunda kalınmıştır(Öztin,29.2.2008:12).Acaba dünya ticaret tarihinde, kar yerine zararına ticaret yapan bizden  başka bir ülke görülmüş müdür?

Özal döneminde”Vatana İhanet Kanunu”nun kaldırılması ile başlayan ve daha sonraki iktidarlar tarafından çıkarılan Gümrük Birliği, AB’ye uyum yasaları, özelleştirmeler ve toprak satışları ile Türkiye Cmuhuriyeti’nin tasfiyesi nerede ise bitirilmek üzeredir. Herhalde geriye sadece sözde Sivil Anayasa ile  Türkiye’yi eyaletlere bölecek yasanın çıkarılması kalmıştır. Bu sözde sivil anayasanın Türkiye’den önce A.B.D.de, birisi Türkiye’den bir dini cemaata ait olmak üzere üç vakıf tarafından tartışılmaktadır. Bu bile ülkedeki işlerin nasıl yürüdüğünün bir kanıtı olsa gerektir.

 Bütün bunlara rağmen ümitler korunarak ülkenin aydınları ve milli kurumları, Türkiye’nin geleceğini nasıl kuracaklarını planlamak zorundadırlar.. Emperyalizm, Türkiye’yi yok etmekte olduğunu düşünerek sevinmesin, bir çıkış yolu mutlaka bulunacaktır.  Yazımı “Türklerin Faziletleri” adlı bir kitap yazan Arap tarihcihi el-Cahiz’ın  şu sözleri ile bitiyorum: “Bir Türk’ü elini kolunu bağlayarak bir kuyuya atsanız, o oradan  çıkmanın yolunu mutlaka bulur”

Prof.Dr.İbrahim Arslanoğlu 

TUNALIM…

_________________
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..

KENDI ELINLE TESLIM OLMAK…

Kategori: vatan — Etiketler: — tunalim @ 1:39 am
  Gençler; Sizlere emanet edilen Cumhuriyet’e sahip çıkınız. Ulusu yönetenlerin sınırlı görüşlerini aşmak sizlerin görevidir!1183276558 Kurtuluş Savaşı neden yapılmış ki? Cumhuriyeti kurmaya ne gerek vardı? Mondros, Sevr bizleri Avrupa ve Avrupa devletleri ile bütünleştiren, bizi onlarla birleştiren anlaşmalar ve belgeler değil miydi?

Avrupa içimize girmişti. Siyasetiyle, şirketiyle, okullarıyla, gazetecileriyle ve tabii askeriyle… Tam olarak bütünleşmiştik. Elitimiz, siyasetçimiz, iş çevrelerimiz bu bütünleşmeyi büyük ölçüde onaylamışlardı.

Yabancı orduların askerleri ile futbol maçları yapıyor, turnuvalar düzenliyorduk. Biz Avrupa’ya daha o zaman girmiştik. Elitimiz onlarla daha o zaman iç içe, kucak kucağa oturmuştu. Türkiye bölünmüş de ne olmuş sanki? Ermeni’si, Rum’u ve diğerleriyle gül gibi geçinip gidiyorduk.

Bu bütünleşmeyi bozmaya ne gerek vardı. Hazır bütünleştiğimiz Avrupalıları ülkemizden çıkarmak için onlarla savaşmaya ne gerek vardı? Şikâyet edecek ne vardı ki? Avrupalılar biz ne zarar vermişlerdi ki? Elitimiz memnundu, gerisi de hiç önemli değildi. Köylü, gariban kimin umurundaydı ki?

- Şirketleri buradaydı: Ne güzel, iç ticaretimizi, dış ticaretimizi, dokumamızı, tütünümüzü, gazımızı, elektriğimizi, demiryollarımızı, denizyollarımızı onlar idare ediyorlardı. Bütün bunlar Batılılaşmanın, Avrupalılaşmanın unsurları değil miydi sanki?

Bu Avrupalı ve Batılı şirketleri kovarak suyu, elektriği, gazı, demiryollarını millileştirmeye ne gerek vardı? Daha sonradan özelleştirerek tekrar aynı şirketlere satmaya çalışacağımıza en baştan onlara hiç dokunmamak daha uygun olmaz mıydı?

- Sonra ne gerek vardı Mustafa Kemal ‘in misyoner okullarını kapatmasına, onların faaliyetlerini yasaklamasına? Şimdi teşvik etmiyor muyuz? Devlet liselerini, üniversitelerini bile İngilizce, Fransızca, Almanca dili ve hocalarıyla donatmıyor muyuz?

- Mondros ve Sevr bu bölgeyi ve insanlarını Avrupa’nın ve Amerika’nın himayesi altına bir güzel sokmuştu. Şimdilerde, onların ordularını içimize sokmak için Meclis’lerden karar çıkarmaya çalışıyoruz. Karar çıkmıyor, adamlar bize kızıyorlar. O zaman hazır gelmişler, yerleşmişler; karar çıkartmaya bile gerek yoktu ki.

Gül gibi geçinip gidiyorduk. Esnaf memnun, kiliseler dolu, Avrupa ve Amerika parası akmayacak mıydı? Beyoğlu’nun eğlence yerleri de dahil olmak üzere…

Kim demiş ‘Kurtuluş Savaşı’ diye?

Kim çıkarmış bu Kurtuluş Savaşı’nı? Adamları kovmuşuz, hem de savaşarak. Yalnız askerlerini değil şirketlerini, misyonerlerini, okullarını da göndermişiz. Cumhuriyet diye, bağımsızlık diye, Atatürk ilkeleri diye kopmuşuz Batı’dan.

Utanmadan şirketlerini ve okullarını bile millileştirmişiz. Halbuki biz Tanzimat’la birlikte, Avrupa’yla bütünleşmek için ”Gayri millileşmeyi, bir milli politika olarak benimsememiş miydik”?..

Avrupa’yla bütünleşmek istiyorsan ulusal değil ”gayri milli” olacaksın.

- Bak, bazı büyük sermaye çevreleri ne güzel söylüyorlar; her şey gayri milli olmalı diyorlar. Mallar dışarıdan gelsin, akıl, kültür ne varsa dışarıdan gelsin. Din, eğitim dışarıdan gelsin demiyorlar mı?

- Bazı tarikatlar da bu görüşü savunmuyorlar mı?

Ulusal bir şey yoktur, bize Avrupa ve Amerika himayesi gerekir demiyorlar mı? Bizim askerlerle olmaz, bize onların askerleri uyar diye düşünmüyorlar mı?

1919-1923 arasında ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarında yaptığımız hataları şimdi düzeltiyoruz.

- Balta Limanı Antlaşması’na rahmet okutan Gümrük Birliği belgeleri imzalıyoruz.

- Avrupa Birliği’ne bir güzel, ”tek yanlı bağlanıyoruz” .

- Eğitimimizi gayri milli hale getirip misyoner okullarına destek veriyoruz.

- Türk Hava Yollarımızı, Tek